Eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman'ın Gazze'deki duruma ilişkin "soykırım" ifadesini kullanması, ABD'nin İsrail politikalarında yaşanan krizlerin büyüklüğünü gözler önüne seriyor. Sherman, ABD'nin bu sürecin "bir parçası" olduğunu açıkça itiraf ederek, Netanyahu yönetiminin Washington'ı kendi ajandasına dahil ettiğini ve bu süreçte ABD'nin engelleyici bir rol oynamadığını vurguladı.

"YAŞANANLAR SOYKIRIM TANIMINA UYUYOR"
Sherman'ın Bloomberg podcastinde yaptığı açıklamalarda, Gazze'deki yıkımın sadece Filistin halkı için değil, tüm Orta Doğu'nun güvenliği açısından büyük bir tehdit oluşturduğuna dikkat çekti. "Soykırım" teriminin hukuki ağırlığını göz önünde bulundurarak tam bir yargıdan kaçınsa da, yaşananların bu tanıma uyduğunu ima eden Sherman, bölgedeki insani kriz ve uluslararası hukuki süreçlerin önemine işaret etti.

Nisan 2026 itibarıyla, 17 Kasım 2025'te BM Güvenlik Konseyi'nin desteğiyle yürürlüğe giren ABD'nin barış planı ve ikinci ateşkes süreci uygulanıyor olmasına rağmen, Gazze'deki yıkım boyutları devam ediyor. BM verileri ve uluslararası raporlar, Gazze'nin yeniden inşasının yaklaşık 70 milyar dolara mal olacağını, bu süreçte on binlerce sivilin hayatını kaybettiğini ve toplumda telafisi zor bir travma yarattığını ortaya koyuyor. Ayrıca, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Netanyahu hakkında çıkardığı yakalama emirleri ve devam eden dava süreçleri, Sherman'ın kullandığı "soykırım" ifadesinin uluslararası hukuki zeminde de karşılık bulduğunu gösteriyor.
"İSRAİL'E KOŞULSUZ DESTEK ZAYIFLADI"
Sherman'ın sözleri, ABD iç siyasetinde İsrail'e verilen "koşulsuz destek" anlayışının zayıfladığını ve bu konuda ciddi bir sorgulamanın başladığını gözler önüne seriyor. Abraham Anlaşmaları çerçevesinde Trump döneminde başlatılan Filistin ile ilgili normalleşme adımlarını takdir eden Sherman, bu adımların Filistin meselesi çözülmeden bölgeyi barışa götürmediği, aksine yeni çatışmalara zemin hazırladığı eleştirisini dile getirdi.
Bu kritik itiraflar, Washington’da İsrail ile ilişkilerin yeniden değerlendirilmesi gerekliliğinin artık marjinal bir görüş olmaktan çıkıp ana akım haline geldiğinin işareti olarak değerlendiriliyor. Bölgesel güç dengelerini de etkileyen bu gelişmeler, Orta Doğu'nun geleceğinde yeni bir diplomasi arayışının başladığını göstermektedir.





