Dünya tarihi boyunca güç mücadeleleri hiç bitmedi. İmparatorluklar değişti, sınırlar değişti, ideolojiler değişti; ancak güç ve hâkimiyet arzusu değişmedi.
Bugün yine tarihin kritik dönemeçlerinden birinden geçiyoruz.
Bir yanda Ukrayna-Rusya savaşı, diğer yanda Orta Doğu’da büyüyen gerilimler… İsrail’in saldırgan politikaları bölgeyi her geçen gün daha fazla istikrarsızlığa sürüklüyor. Ege’de ve Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeler Türkiye açısından dikkatle takip edilmesi gereken bir süreci ortaya koyuyor. Avrupa kendi güvenlik kaygılarıyla mücadele ederken, Amerika’nın küresel politikaları da her geçen gün yeni tartışmaları beraberinde getiriyor.
Küresel sistemin temel taşları yerinden oynuyor.
Bir zamanlar dünyanın güvenlik şemsiyesi olarak görülen kurumlar artık sorgulanıyor. Uluslararası hukuk, güçlülerin işine geldiği kadar hatırlanıyor. İnsan hakları kavramı ise çoğu zaman siyasi çıkarların gölgesinde kalıyor.
Gazze’de ölen çocukların acısı ile dünyanın başka yerlerinde yaşanan trajedilere gösterilen tepki arasındaki fark, uluslararası sistemin ne kadar çifte standartlı çalıştığını açıkça ortaya koyuyor.
İnsanlık adına konuşanlar çok.
Ama insanlık adına bedel ödeyenler hep aynı insanlar:
Masum siviller.
Kadınlar.
Çocuklar.
Yoksullar.
Bu süreçte Türkiye’nin durduğu yer son derece önemlidir. Türkiye; tarihi, coğrafi konumu, ekonomik potansiyeli ve güçlü devlet geleneğiyle bölgesinde yalnızca bir ülke değil, aynı zamanda bir denge unsurudur.
Ancak güçlü olmak sadece askeri güçle olmaz.
Güçlü tarım olmadan güçlü devlet olmaz.
Güçlü eğitim olmadan güçlü gelecek olmaz.
Güçlü ekonomi olmadan bağımsız siyaset olmaz.
Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı; üretimi artırmak, teknolojiyi geliştirmek, tarımı güçlendirmek ve gençlerine umut verecek bir gelecek inşa etmektir.
Her karış toprağın üretime kazandırıldığı, enerjide dışa bağımlılığın azaltıldığı, bilim ve teknolojinin öncelik haline geldiği bir Türkiye, küresel fırtınalara karşı çok daha sağlam duracaktır.
Dünya yeni bir paylaşım mücadelesinin eşiğinde olabilir.
Yeni ittifaklar kurulabilir.
Yeni krizler çıkabilir.
Ancak unutmamak gerekir ki milletler, kriz dönemlerinde sahip oldukları doğal kaynaklarla değil; akıllarıyla, birlikleriyle ve üretim güçleriyle ayakta kalırlar.
Bugün yapılması gereken korkuları büyütmek değil, hazırlıkları güçlendirmektir.
Çünkü güçlü Türkiye; sadece kendi vatandaşları için değil, bölgede barış ve istikrar arayan milyonlar için de bir umut demektir.
Tarih bize şunu öğretmiştir:
Savaşların kazananları geçici olur.
Üreten, geliştiren ve milletine yatırım yapan devletler ise kalıcı olur.
Asıl mesele dünyadaki fırtınaları seyretmek değil, o fırtınalara karşı milletin gemisini sağlam tutabilmektir.