Christie’nin doğduğu Torquay, onun hem yazarlık hem de damak zevkinin şekillendiği yer oldu. Greenway House bugün hâlâ yazarın izlerini taşırken, bölgede içilen klasik İngiliz kremalı çayı adeta romanlarının sakin ama gizemli atmosferini yansıtıyor.
Londra sokaklarında dolaşırken bir yandan Hercule Poirot ve Miss Marple izini sürebilir, diğer yandan İngiliz mutfağının vazgeçilmezleriyle tanışabilirsiniz. St Martin’s Theatre’da sahnelenen The Mousetrap ise bu atmosferi zirveye taşıyor.
Christie’nin ilham aldığı Nil Nehri, sadece manzarasıyla değil mutfağıyla da büyülüyor. Death on the Nile’ın doğduğu bu topraklarda baharatlı yerel yemekler ve hurmalı tatlılar, adeta bir roman sahnesinin içindeymiş hissi veriyor.
Efsanevi Orient Express yolculuklarıyla İstanbul’a gelen Christie, Murder on the Orient Express’i burada yazdı. Pera Palace Hotel’te içilen bir kahve, ziyaretçileri hem Osmanlı mutfağına hem de edebiyat tarihine götürüyor.
Cape Town’da deniz ürünleri ve şaraplarla tanışan Christie, ilhamını okyanus esintilerinden aldı. Barbados ise A Caribbean Mystery ile tropik bir gizemin adresine dönüştü.
Petra’nın büyüleyici atmosferi, Appointment with Death’a ilham verdi. Burada tadılan baharatlı yerel yemekler, Christie’nin karanlık ama sürükleyici dünyasını adeta damakta hissettiriyor.
Christie’nin rotası, yalnızca bir seyahat planı değil; her durakta yeni bir hikâye, her sofrada farklı bir gizem sunuyor. Onun dünyasında yemekler sadece tat değil, aynı zamanda birer ipucu…