ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlattığı saldırılar, üçüncü haftasını doldururken, Türkiye’nin bu krizin tam ortasında kalması, buna rağmen savaşın dışında durmayı başarması, tüm dünya tarafından yakından takip ediliyor.
Tüm bu çabalara rağmen sahadaki gelişmeler, bu “denge” politikasının her geçen gün biraz daha kırılgan hale geldiğini gösteriyor. İran’dan ateşlenen füzeler, meselenin yalnızca bir dış politika tercihi olmaktan çıkmasına ve ulusal güvenlik sorunu haline dönüşmesine yol açıyor.
“Coğrafya kaderdir” sözü, bugün Türkiye’nin iliklerine kadar hissettiği bir durum haline geldi. Türk hava sahasına giren füzelerin NATO hava savunma sistemleri tarafından imha edilmesi, savaşın artık sınırların ötesinde değil, Türkiye’nin içinde hissedildiğinin bir göstergesi. Bu tür olaylar, teknik bir sapma ya da kontrolden çıkan gelişmeler olarak açıklansa bile, asıl gerçeği değiştirmiyor. Türkiye, istemese de bu savaşın etki alanına girmiş durumda.
Daha da önemlisi, bu durum tekil bir olay değil, zincirleme risklerin de habercisi. Çünkü modern savaşlar artık cephe hattında başlamıyor, sınırların çok ötesinde başlıyor ve etkisini geniş bir coğrafyaya yayıyor. Hava sahası ihlalleri, siber saldırılar, enerji hatlarına yönelik sabotajlar ve vekil güçlerin hareketliliği, Türkiye’yi, doğrudan hedef olmasa bile dolaylı bir cephe içine çekebilir.
Türkiye’yi benzersiz kılan ise tıpkı coğrafyası gibi aynı anda birden fazla stratejik hattın kesişiminde bulunması. NATO’nun doğu kanadındaki en kritik askeri güçlerden biri olması, İran ile hem rekabet hem de zorunlu iş birliği içeren karmaşık bir komşuluk ilişkisi yürütmesi, ABD ile müttefiklik bağını korurken, zaman zaman ciddi görüş ayrılıkları yaşaması, İsrail ile ilişkilerinin güvenlik, istihbarat ve siyaset ekseninde dalgalı bir seyir izlemesi gibi ana başlıklar Türkiye’nin durumunu ortaya koyabilir.
Bu durum, Türkiye’yi sadece bir izleyici olmaktan çıkarırken, aynı zamanda potansiyel bir dengeleyici ya da kırılma noktası haline de getiriyor. Ankara’nın atacağı her adım, yalnızca kendi güvenliğini değil, NATO’nun pozisyonunu, bölgesel güç dengelerini ve hatta küresel enerji akışını etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir.
Özellikle NATO üyeliği, Türkiye açısından en kritik başlıklardan biri. Olası bir yanlış hesaplama ya da doğrudan bir saldırı durumunda, ittifakın 5. maddesi tartışmaya açılabilir. Bu da Türkiye’yi bir anda bölgesel bir krizin değil, çok daha geniş çaplı bir çatışmanın parçası haline getirebilir. Aynı şekilde İran ile doğrudan bir gerilim, sadece askeri değil, sınır güvenliği, göç dalgaları ve ekonomik ilişkiler açısından da ciddi sonuçlar yaşamasına sebep olabilir.
Bu arada enerji fiyatlarındaki artış, ticaret yollarındaki aksama ve bölgesel istikrarsızlık gibi konular da Türkiye ekonomisi üzerinde olumsuz etkiler yaratıyor. Türkiye, direk olarak savaşın tarafı olmasa da savaş ekonomisinin oluşturduğu yükü taşımak zorunda kalması, iç politikadan sosyal dengelere kadar geniş bir alanı ilgilendiriyor.
Sonuç olarak, Türkiye artık savaşın kıyısında değil tam eşiğinde bulunuyor. Askeri hareketliliğin yanı sıra diplomasi, ekonomi ve güvenlik gibi kırılgan hatlar üzerinde yer alıyor.
Peki Türkiye, bu ince çizgide yürümeye ne kadar devam edebilir? Bu denge politikası, güçlü bir stratejiyle yönetilmezse Türkiye, taraf olmadan savaşın sonuçlarını yaşayan bir ülke konumundan çıkıp, doğrudan savaşın içine çekilen bir aktöre dönüşebilir.