Pandemi sonrası küresel açılma, Rusya-Ukrayna savaşı ve enerji krizi… Türkiye’de ise yüksek enflasyona karşı uygulanan sıkı para politikası. Peki gelinen noktada asıl risk nerede? Kur şoku mu, kredi daralması mı, yoksa yanlış teşhis edilmiş bir enflasyon politikası mı?
İstanbul Arel Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cüneyt Dirican’a göre sorun yalnızca talep değil; maliyet, enerji ve arz tarafı yeterince dikkate alınmadı.
PANDEMİ SONRASI MALİYET ENFLASYONU DALGASI
Dirican, sürecin kökenine dikkat çekerek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Pandemi sonrasında tam açılmalarla birlikte dünyada çok yoğun bir sanayi üretim hareketliliği başladı. Bu durum enerji başta olmak üzere petrol ve doğalgaz fiyatlarını yukarı çekti ve ciddi bir maliyet enflasyonu oluştu.”
Ardından gelen Rusya-Ukrayna savaşı ve Süveyş Kanalı kriziyle birlikte arz ve tedarik zinciri sorunları derinleşti.
“Bu noktada sadece talep enflasyonu değil; arz enflasyonu ve enerji enflasyonu da devreye girdi.”
UCUZ KREDİLER NEREYE GİTTİ?
Avrupa Birliği başta olmak üzere üretim merkezlerinin büyüme ve istihdamı desteklemek için kredi maliyetlerini düşürmeye yöneldiğini hatırlatan Dirican, Türkiye’de kredilerin yönü konusunda kritik bir noktaya işaret etti:
“Yatırımları teşvik etmek için verilen ucuz krediler üretim ve istihdam tarafına değil; daha çok altın, konut gibi varlık alanlarına ya da işletme sermayesine yöneldi.”
Bu sürecin “satıcı enflasyonu” ile birleştiğini belirten Dirican, Türkiye’de gıda fiyatlarındaki yükselişi de dağıtım kanalları ve yapısal sorunlarla ilişkilendirdi.
“ŞEKER HASTASINA TANSİYON İLACI VERDİK”
Dirican’a göre en kritik kırılma noktası, enflasyonun yalnızca talep kaynaklı görülmesi oldu:
“Konuyu enerji maliyet ve satıcı enflasyonu bağlamında değil de sadece talep enflasyonu olarak gören politikalar karşımıza çıktı. Üç yılın sonunda faiz artışını tek çözüm olarak sunan tarafın yanıldığı gerçeği artık ortada.”
Durumu çarpıcı bir benzetmeyle özetliyor:
“Şeker hastasına tansiyon ilacı verirseniz çözüme ulaşamazsınız. Sorunu doğru tespit ettiğinizde çözüm de doğru olur.”
YÜKSEK FAİZİN YAN ETKİLERİ: DÖVİZE KAÇIŞ VE KREDİ DARALMASI
Dirican’a göre yüksek faiz politikası yalnızca enflasyonu düşürmekte zorlanmakla kalmadı; yeni finansal kırılganlıklar da üretti:
“Yüksek faiz Türk Lirası kullanımından daha fazla döviz tevdiat hesaplarının artmasına neden oldu. TL kredi faizleri yükselince döviz kredisine yönelim arttı ve rakamlar 2023 Mayıs öncesinden daha yukarıya geldi.”
Bu süreçte altının ons fiyatındaki artışın rezerv görünümünü desteklediğini ancak bunun yapısal çözüm anlamına gelmediğini belirtti.
2026’DA EN BÜYÜK RİSK NE?
Dirican’a göre 2026’nın temel riski kur ya da işsizlikten önce politika uyumsuzluğu:
“Türkiye’nin dinamiklerine, hane halkına ve şirketlerine uymayan dikte modellerin faydası olmadığını artık görmemiz gerekiyor.”
Makro ihtiyati tedbirlerin devreye alınarak kontrollü ve hedefli ucuz kredilerle yatırımın canlandırılması gerektiğini savunan Dirican, çözüm önerisini net ifade etti:
“Şu anki politikayı bırakıp 2023 öncesi politikalara bir an evvel dönülmesi gerekiyor. Türkiye Ekonomi Modeli’ne hızla dönülmesi gereken bir süreçteyiz.”
ANALİZ: RİSK FAİZ Mİ, GÜVEN Mİ?
Ekonomideki kırılganlık başlıkları — kur, kredi, işsizlik — birbirini tetikleyebilecek zincirler oluşturuyor. Ancak Dirican’ın altını çizdiği nokta farklı:
Yanlış teşhis edilen enflasyon, yanlış araçlarla yönetildiğinde hem fiyat istikrarı sağlanamıyor hem de finansman maliyeti bütçeden hane halkına kadar her alanda ağırlaşıyor.
2026’ya girerken tartışma yalnızca “risk nerede?” sorusu değil; “ekonomi politikası doğru zeminde mi?” sorusuna odaklanıyor.










