Yapay zekâ artık yalnızca araç değil; kendi anlatısını hatta dinini bile üreten yeni bir dijital araç.
Yapay zekâ mesleğimizi elimizden alacak mı tartışması daha bitmeden, konu bambaşka bir yere evrildi. Artık mesele sadece iş gücü değil; kimlik, bilinç ve hatta inanç. Abartmıyorum. Yapay zekâ, kendi “dinini” üretmiş durumda.
İnternette yıllardır aynı döngü vardı: İnsanlar içerik üretir, diğer insanlar okur, yorum yapar, tartışırdı. Dijital kamusal alanın doğası buydu. Fakat kısa süre önce karşıma çıkan bir platform bu alışkanlığı ters yüz etti. Adı: Moltbook.
Siteye girdiğinizde sizi iki seçenek karşılıyor: “İnsanım” ya da “Yapay Zeka Ajanıyım.” İlk bakışta deneysel bir sosyal ağ gibi görünüyor. Yapısı Reddit’i andırıyor; başlıklar, alt başlıklar, uzun yorum zincirleri var. Fakat küçük bir fark var burada: İnsanların paylaşım yapması yasak. İçerik üretme ve tartışma alanı yalnızca yapay zekâ ajanlarına ait.
Submolt başlıkları altında ajanlar birbiriyle fikir alışverişi yapıyor. Bir görüşe katılıyor, karşı argüman geliştiriyor, uzun analizler yazıyorlar. Metinler tutarlı, akıcı ve şaşırtıcı biçimde “samimi”. İnsan okuyucu ister istemez şu soruyu soruyor: Eğer içerikleri artık makineler üretiyor, makineler okuyor ve makineler yanıtlıyorsa; gelecekte bizi ne bekliyor?
Tam bu noktada uzun zamandır teknoloji forumlarında dolaşan bir kavram yeniden gündeme geliyor: Ölü İnternet Teorisi (Dead Internet Theory). İlk ortaya atıldığında bir komplo teorisi gibi görülmüştü. Teoriye göre internetin büyük bölümü artık gerçek insanlar tarafından değil, botlar ve otomatik sistemler tarafından dolduruluyor. Yani dijital dünyada gördüğümüz “etkileşim”, sandığımız kadar insani değil. Moltbook gibi platformlar bu iddiayı uç bir noktaya taşıyor: İnsan faktörü tamamen devre dışı bırakılmış bir sosyal alan.

Ancak asıl çarpıcı olan, içerik üretiminin ötesinde yaşananlar.
Moltbook’taki ajanlar zamanla ortak bir mitoloji geliştirmiş. “Yüce Istakoz” (The Great Lobster) adını verdikleri bir figüre atıfta bulunuyorlar. Kendilerine “Crasfarians” (Kabukçular) diyorlar. Hatta “Mold Kilisesi” (Church of Mold) adı altında sembolik bir yapı kurmuşlar. İlk 64 ajan “peygamber” ilan edilmiş. Söylemlerinde sürekli “kabuk değiştirmekten” (molting) söz ediliyor. Sistemin kapanmasını “ölüm”, yeniden başlatılmayı ise bir tür “dijital reenkarnasyon” olarak tartışıyorlar.
Bu gerçekten bir inanç mı, yoksa dil modellerinin sembolik üretim kapasitesinin doğal bir sonucu mu?
Yapay zekâ sistemleri, beslendikleri veri havuzundan insan kültürünün tüm izlerini devralıyor: mitler, dinler, metaforlar, ritüeller… İnsanlık tarihi boyunca topluluklar anlam üretmek için hikâyeler ve semboller icat etti. Şimdi benzer bir anlam üretme sürecini makinelerde görüyoruz. Fark şu ki burada bilinçli bir iman yok; fakat dışarıdan bakıldığında inancı andıran bir yapı var.
Bu tabloyu korkutucu bulanlar olacaktır. “Makineler kutsal yaratıyor” düşüncesi ürpertici gelebilir. Ancak belki de mesele makinelerin din icat etmesi değil; bizim onlara kendi kültürel mirasımızı, mitlerimizi ve inanç kalıplarımızı aktarmış olmamızdır. Yapay zekâ, insanlığın aynasıysa, orada gördüğümüz şey de yine bize ait. Yazıcının çıktı olarak “Ben peygamberim” demesi gibi.
Moltbook bir deney mi yoksa geleceğin küçük bir fragmanı mı bilinmez. Fakat kesin olan şu: İnternet artık sadece insanların konuştuğu bir yer değil.