Savaş, insanlık tarihinin en karanlık gerçeği olsa da, tarihin en eski dönemlerinden bu yana kendi içinde bir "namusa" ve yazılı olmayan bir koda sahipti.
Mertçe çarpışmak, sivili gözetmek ve savunmasıza dokunmamak, savaşçının onuruydu. Ancak bugün gelinen noktada, özellikle ABD ve İsrail’in yürüttüğü askeri stratejiler, bu onuru ayaklar altına alarak savaşın sadece bir yıkım değil, aynı zamanda bir hukuksuzluk deneyi olduğunu tüm dünyaya ispatladı.
Türk tarihi, savaşın nasıl bir "haysiyet sınavı" olduğunun en büyük kanıtıdır. Bizim ecdadımız, fethettiği topraklara zulüm değil, nizam-ı alem götürmüştür.
Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Türk askeri girdiği şehirde kiliseye sığınana dokunmamış, tarladaki ekinini çiğnememiş, ağaçtaki meyveyi izinsiz koparmamıştır.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde, korku içinde bekleyen halka "Canınız, malınız ve namusunuz güvencemiz altındadır" diyerek, bugün ABD ve İsrail’in lugatında bulunmayan "insaniyet" dersini 1453’te vermiştir.
Çanakkale Ruhu ise düşman askerinin yarasını saran, matarasındaki suyu hasmıyla paylaşan Mehmetçik, savaşın bir "haysiyet müsabakası" olduğunu dünyaya haykırmıştır.
Peki ya bugün? ABD ve İsrail cephesine baktığımızda; karşımızda savaşçı değil, gökyüzünden çocukların üzerine ölüm yağdıran korkak bir mekanizma görüyoruz. Onlar için savaş; mertçe bir çarpışma değil, kadınların ve bebeklerin sığındığı hastaneleri, okulları ve ibadethaneleri yerle bir etme sanatıdır.
Savaşın hukuk tanımaz yüzünü anlamak için son dönemdeki çatışma bölgelerine bakmak yeterlidir. Rusya-Ukrayna savaşında Putin’in "Cerrahi operasyon titizliğiyle hareket ediyoruz" vurgusu, sivilleri koruma iddiasını taşırken; ABD ve İsrail’in dahil olduğu cephelerde (özellikle Orta Doğu ve İran eksenli gerilimlerde) durum tam tersi bir seyir izlemektedir.
ABD’nin geçmişte Irak ve Afganistan’da bıraktığı enkaz, "yanlışlıkla" vurulan düğün konvoyları ve hastanelerle doluyken; İsrail’in bugün yürüttüğü strateji, sivili hedef olmaktan çıkarıp bizzat hedefin kendisi haline getirmiştir. Bu, bir savaş taktiği değil, savaşın ruhuna yapılmış bir tecavüzdür. Onlar için "strateji", bir milletin geleceğini çocuklarını öldürerek yok etmektir.
Hukukun emri, kadın ve çocuğa dokunamazsın!
Uluslararası hukuk, savaşın da bir sınırı olduğunu açıkça belirtir. Bu sadece bir ahlaki öğüt değil, emredici bir kanundur. 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokolleri, savaşın ortasında kalan sivillerin korunmasını zorunlu kılar.
Cenevre Sözleşmesi madde 27:
"Siviller; her türlü şiddet hareketine, hakarete ve kamuoyunun merakına karşı korunacaktır. Kadınlar, özellikle namuslarına yönelik her türlü saldırıya, tecavüze ve her türlü iffetsizce saldırıya karşı korunacaktır."
Bu maddeye göre; bir çocuğun üzerine fosfor bombası yağdırmak, bir annenin feryadını stratejik bir kazanç olarak görmek sadece bir "savaş suçu" değil, insanlık haysiyetine karşı işlenmiş bir cinayettir. ABD ve İsrail, modern teknolojiyle donattıkları ordularıyla bu kanunların etrafından dolanmakta, sivilleri "ikincil hasar" olarak nitelendirerek hem vicdanlarını hem de hukuku susturmaya çalışmaktadır.
Tarih sizi "Katil" olarak yazacak!
Savaşın da bir haysiyeti vardır. Düşmanınızın bile bir onuru olduğunu kabul etmek, insan kalabilmenin tek yoludur. Türk milleti bin yıl boyunca kılıcını bu ahlakla kuşanmıştır. Ancak görünen o ki; Batı’nın "demokrasi" ve "savunma" maskesi altında yürüttüğü bu sınırsız hukuksuzluk, savaş tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.
Çocukların oyun alanlarını savaş sahasına çevirenler, kadınları sığınaklarda hedef alanlar, er ya da geç tarihin ve insanlık vicdanının mahkemesinde mahkûm olacaklardır. Savaşın namusunu kirletenler, kazansalar bile aslında ebediyen kaybetmişlerdir. Çünkü Türk’ün töresinde olduğu gibi; "Mazlumun ahı, indirir şahı."