Orta Doğu yine kaynıyor. İsrail ile İran arasında yükselen gerilim, artık sadece iki ülkenin meselesi olmaktan çıktı. Washington’dan Tahran’a, Tel Aviv’den bölgedeki askeri üslere kadar herkesin kaderi, bu krizin nereye evrileceğine bağlı.
ABD’nin bölgedeki rolü yıllardır tartışma konusu. Washington yönetimi kendisini çoğu zaman “denge sağlayıcı güç” olarak tanımlasa da eleştirmenler, bunun tam tersini savunuyor. Onlara göre Amerika, Orta Doğu’daki krizlerin çoğunda ya doğrudan ya da dolaylı biçimde belirleyici bir aktör.
Bugün yaşanan gerilim de bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. İsrail’in İran’a yönelik sert hamleleri ve İran’ın verdiği karşılık, bölgeyi adeta bir barut fıçısına çevirmiş durumda. Bir kıvılcımın, tüm bölgeyi ateşe vermesi artık uzak bir ihtimal olarak görülmüyor.
Bu noktada Washington’un tutumu merak konusu. ABD yönetimi, bir yandan müttefiklerini desteklemek zorunda hissediyor, diğer yandan geniş çaplı bir savaşın maliyetinin ne olacağını çok iyi biliyor. Orta Doğu, büyük güçlerin geçmişte defalarca tökezlediği bir satranç tahtası.
Bazı analizlerde, ABD iç siyasetinin ve küresel güç dengelerinin bu kriz üzerinde ciddi etkisi olduğu ileri sürülüyor. Bu yorumlara göre, Orta Doğu’daki her askeri hamle, yalnızca güvenlik meselesi değil, aynı zamanda siyasi hesapların ve küresel stratejilerin bir parçası.
Bu tartışmaların bir başka boyutu ise son yıllarda kamuoyunda konuşulan bazı siyasi dosyalar ve güç mücadeleleri. Bazı yorumcular, Amerikan siyasetinde zaman zaman ortaya çıkan Epstein gibi skandal iddialarının ve güç dengelerinin dış politika kararları üzerindeki dolaylı etkisini de tartışmaya açıyor. Bu görüşlere göre, Washington’da alınan kararların arka planını anlamak için yalnızca askeri stratejiye değil, iç siyasi baskılara ve küresel ittifaklara da bakmak gerekiyor.
İran cephesinde ise farklı bir strateji göze çarpıyor. Tahran yönetimi, ülkenin yalnız olmadığını ve toplumun devletle birlikte hareket ettiğini göstermek istiyor. Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan’ın sokakta halkla birlikte görüntü vermesi, bu mesajın bir parçası olarak yorumlanıyor. İran yönetimi bu görüntülerle hem iç kamuoyuna hem de dış dünyaya “direnç” mesajı veriyor.
İsrail tarafında ise güvenlik kaygıları ve askeri hazırlıklar ön planda. Füze saldırıları, karşılıklı tehditler ve askeri hareketlilik bölgenin her an daha büyük bir çatışmaya sürüklenebileceğini gösteriyor.
Orta Doğu’nun trajedisi şu: Bu coğrafyada savaşlar çoğu zaman başladığında kimse nasıl biteceğini bilmiyor.
Bir yanlış hesap, bir yanlış hamle ya da bir yanlış istihbarat, tüm bölgeyi yıllarca sürecek bir kaosun içine sürükleyebilir.
Bugün Orta Doğu’da yaşananlar yalnızca bir kriz değil; aynı zamanda küresel güçlerin sınandığı bir dönüm noktası.
Sorulması gereken soru şu:
Bu kriz diplomasiyle mi çözülecek, yoksa dünya yeni bir Orta Doğu savaşının eşiğinde mi?
Tarih, bu sorunun cevabını çok geçmeden verecek.