Orta Doğu’da giderek artan gerilim, bölgesel bir güvenlik meselesi olmasının yanı sıra aynı zamanda küresel ekonomiyi doğrudan etkileyen kritik bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. ABD, İsrail ve İran arasında yükselen tansiyon, çatışmaların daha geniş bir coğrafyaya yayılabileceği endişesini artırıyor. Küresel ekonomik göstergeler dalgalanırken, petrol varil fiyatlarının 200 dolar seviyesine çıkabileceği yönünde tahminler de gelmeye başladı.
Böyle bir ortamda yaşanan gelişmelerin Türkiye’yi siyasal ve ekonomik açıdan etkilemeyeceğini düşünmek gerçekçi olmaz. Türkiye hem jeopolitik konumu hem de enerji bağımlılığı nedeniyle bölgedeki krizlerden en hızlı etkilenen ülkelerden biri. Bu nedenle Orta Doğu’daki gerilimin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkilerini görmezden gelmek iyimserlikten öteye geçemeyecek.
Türkiye ekonomisi, Orta Vadeli Program çerçevesinde dengelenme sürecine girmişken, bölgede patlak veren bu gerilim, ekonomik beklentiler üzerinde yeni bir baskı oluşturacak gibi görünüyor. Enerji maliyetlerinin artma ihtimali, küresel piyasalardaki dalgalanmalar ve yatırımcı güvenindeki kırılganlık, ekonomideki toparlanma sürecini zorlaştırabilecek unsurlar arasında…
Ancak ekonomik sorunların tamamını dış gelişmelere bağlamak da doğru olmaz. Türkiye’de özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler ile esnaf uzun süredir ciddi bir ekonomik baskı altında faaliyetlerini yürütmeye çalışıyor. Artan maliyetler, yüksek vergi yükü, yoğun denetimler ve sürekli değişen yapay zeka uygulamaları birçok işletmeyi zor durumda bırakıyor.
Bugün birçok esnaf, mevcut vergi ve SGK borçlarını ödemekte zorlanırken, piyasanın daralması ve nakit akışının yavaşlaması, ekonomik hareketliliği daha da azaltacak. Ayrıca vatandaşın alım gücünün düşmesi ve paranın yeniden yastık altına çekilmeye başlaması, piyasadaki canlılığı önemli ölçüde zayıflatacak.
Bu noktada, maliye yönetiminin yalnızca vergi artışları, cezalar ve haciz uygulamaları üzerinden gelir elde etmeye odaklanmasının uzun vadede ekonomiye katkı sağlamayacağı gerçeği ortada. Aksine üretim ve ticaret yapan kesimin üzerindeki yüklerin hafifletilmesi, ekonominin yeniden canlanması açısından daha sağlıklı bir yaklaşım olacak.
Özellikle kamu borçlarının ödenebilir hale gelmesi için kapsamlı bir yapılandırma programı devreye alınmalı ve piyasanın nefes alması için can suyu sağlanmalı. Ekonomik istikrar için işletmelerin ayakta kalması ve üretimin devam etmesi doğal olarak hayati önem taşıyor.
Türkiye’nin ihtiyacı günü kurtaran geçici çözümler değil, üretim ve istihdam odaklı güçlü bir kalkınma vizyonudur. Tarım, hayvancılık, imalat sanayii, savunma sanayii, bilişim ve inşaat gibi stratejik sektörlerde üretimi artıracak kapsamlı bir kalkınma hamlesi ekonomik büyümeyi kalıcı hale getirebilir.
Ekonomik krizler, geçici kaynaklarla veya kısa vadeli tedbirlerle kalıcı biçimde çözülemez. Kalıcı çözüm; üretimi artıran, yatırımı teşvik eden ve istihdamı büyüten politikalarla sağlanabilir.
Bugün, esnafın yaşadığı zorluklar, yalnızca bir kesimin sorunu olmamakla birlikte esnafın ayakta kalamadığı bir ekonomide, piyasanın canlılığından söz etmek de mümkün olamaz. Mevcut gidişat devam ederse birçok işletme yalnızca vergisini değil, kirasını da ödeyemez hale gelebilir.
Unutulmaması gereken temel gerçek şudur: Arz artmadan fiyatlar düşmez. Son dönemde tekstil ve inşaat sektörlerinde başlayan daralma ve yok oluş, gerekli önlemler alınmazsa kısa süre içinde diğer sektörlere de yayılabilir.
Türkiye’de ekonominin güçlenmesi için üretimi, yatırımı ve istihdamı merkeze alan gerçekçi bir kalkınma politikası hayata geçirilmelidir. Aksi halde küresel gelişmelerin yarattığı ekonomik dalgalar karşısında daha kırılgan bir ekonomiyle karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olacaktır.