Türkiye'de son yıllarda ekonominin raydan çıkmasıyla birlikte patlak veren en büyük sosyal krizlerden biri, şüphesiz barınma sorunudur. Eskiden "başını sokacak bir ev" bulmak, ortalama bir gelire sahip vatandaş için ulaşılabilir bir hedeftirken, bugün barınmak artık en büyük lüks haline gelmiştir. Özellikle büyükşehirlerde yaşayan gençler, öğrenciler ve asgari ücretli çalışanlar için kiralık bir daire tutmak, matematiksel olarak imkansız bir denkleme dönüşmüş durumdadır. Emlak sitelerinde görülen fahiş fiyatlar, istenen akıl almaz depozitolar ve "memur kefil" şartları, gençlerin önüne aşılması güç duvarlar örmektedir.
Sorunun temelinde yatan plansızlık ve denetimsizlik, toplumsal barışı da derinden sarsmaktadır. Mahkemelerdeki dava dosyalarının büyük çoğunluğunu kira tespit davaları ve tahliye talepleri oluştururken, ev sahibi ile kiracı adeta birbirine düşman edilmiştir. İktidarın "yüzde 25 zam sınırı" gibi pansuman tedbirlerle çözmeye çalıştığı bu devasa sorun, sahada karşılık bulmamış, aksine kayıt dışılığı ve huzursuzluğu artırmıştır. Mülk sahipleri enflasyon karşısında eriyen gelirlerini korumak isterken, kiracılar maaşlarının tamamını kiraya verseler dahi evsiz kalma korkusuyla baş başa bırakılmıştır.
Bu kaos ortamında en büyük darbeyi ise hayata yeni atılan 20'li yaşlardaki gençler yemektedir. Ailesinden ayrı bir düzen kurmak, kendi ayakları üzerinde durmak isteyen bir genç için "ayrı eve çıkmak" hayali, yerini mecburen aile evine sığınma gerçeğine bırakmıştır. 1+1, hatta stüdyo dairelerin kiraları bile bir gencin aylık kazancını aşarken, bu durum sadece ekonomik değil, psikolojik bir çöküntüyü de beraberinde getirmektedir. Gençlerin özgürleşemediği, bireyselleşemediği ve geleceğini planlayamadığı bir toplumda, sosyal gelişmişlikten bahsetmek mümkün değildir.
Gelinen noktada, barınma sorunu artık bir "emlak piyasası" meselesi olmaktan çıkmış, acil çözüm bekleyen bir "insan hakkı ihlali"ne dönüşmüştür. Sosyal konut projelerinin yetersizliği ve inşaat maliyetlerindeki artış bahane edilerek vatandaşın barınma hakkının piyasa koşullarına kurban edilmesi kabul edilemez. Devletin asli görevi, vatandaşını sokakta kalma korkusuyla yüzleşmekten kurtarmaktır. Unutulmamalıdır ki; dört duvar arasında huzuru olmayan bir toplumun, sokakta da huzuru kalmaz.