Havalimanlarının dış hatlar terminalleri, son dönemde hiç olmadığı kadar hüzünlü ve yoğun bir kalabalığa ev sahipliği yapıyor. Eskiden tatil heyecanıyla dolup taşan o salonlar, şimdilerde geri dönmemek üzere yola çıkanların sessiz vedalarına sahne oluyor. Ellerinde tek yön bilet, sırtlarında ise koca bir hayal kırıklığı taşıyan bu gençler, ülkenin en büyük sermayesi olmasına rağmen çareyi gitmekte buluyor. İktidar kanadından zaman zaman yükselen "Giderlerse gitsinler" söylemleri ise yaraya tuz basmaktan öteye gitmiyor. Oysa gidenler, sıradan bir kalabalık değil; bu ülkenin dişinden tırnağından artırarak yetiştirdiği doktorlar, mühendisler, yazılımcılar ve en parlak zihinlerdir.
Gençleri bu yola sürükleyen temel sebep, sanılanın aksine sadece ekonomik göstergeler veya yükselen döviz kurları değil. Elbette alım gücünün düşmesi büyük bir etken ancak asıl mesele, liyakatsizliğin bir norm haline gelmesi ve geleceğe dair umutların sistemli bir şekilde tükenmesidir. Sınavlardan yüksek puanlar almasına rağmen mülakatlarda elenen, emeğinin karşılığını alamayan, sosyal hayattan koparılan bir nesil, kendi vatanında kendini "yabancı" hissetmeye başlamıştır. Gençler artık kariyerlerini torpilin gücüne göre değil, kendi yeteneklerine göre şekillendirebilecekleri, adaletin terazisinin şaşmadığı coğrafyaları tercih etmektedir.
Beton ekonomisiyle ve devasa inşaat projeleriyle övünen anlayış, ülkenin asıl serveti olan beşeri sermayenin eriyip gitmesini ne yazık ki sadece seyrediyor. Binalar yıkılırsa yeniden inşa edilebilir, yollar bozulursa onarılabilir; ancak kaybedilen, küstürülen ve yurt dışına kaçırılan bir neslin telafisi mümkün değildir. Bugün "beyin göçü" olarak adlandırılan ve istatistiklere sadece birer rakam olarak yansıyan bu trajedi, yarın hastanelerde uzman doktor, fabrikalarda yetkin mühendis bulunamadığında toplumun her kesimi tarafından çok daha acı bir şekilde hissedilecektir. Gençlerin talep ettiği şey lüks bir yaşam, yatlar veya katlar değil; sadece adalet, şeffaflık ve nefes alabilecekleri özgür bir atmosferden ibarettir.
Sonuç olarak, karar vericilerin sırça köşklerinden bakarak gençleri "beğenmemezlikle" suçlaması kolay olsa da, sahadaki gerçekler çok daha farklı ve can yakıcıdır. Bir yanda geçim derdiyle boğuşan, bir kahve içmeyi bile lüks sayan milyonlar; diğer yanda bavulunu toplayıp bilinmeze doğru yola çıkan umutsuz bir gençlik var. Türkiye, en büyük gücünü, yani dinamik nüfusunu hızla kaybederken, geride kalanlara sadece gidenlerin ardından bakmak düşüyor. Ancak unutulmamalıdır ki; giden sadece bir yolcu değil, bu ülkenin bizzat geleceğidir.