Eskiden mahalle denilince akla gölgesinde soluklanılan asırlık ağaçlar, çocukların düşe kalka büyüdüğü toprak arsalar gelirdi. Şimdi kafamızı nereye çevirsek, gökyüzünü yırtarcasına yükselen ruhsuz beton bloklar çarpıyor gözümüze.
"Gelişim" ve "kentsel dönüşüm" ambalajıyla yaldızlanan bu devasa inşaat çılgınlığı, aslında şehirlerin hafızasını ve yaşam damarlarını acımasızca kesiyor.
Daha çok daire, daha fazla rant hırsıyla her metrekareye bir bina dikilirken, insanın doğayla kurduğu o ince bağ kökünden koparılıyor. Sözde lüks rezidansların camlı balkonlarından birbirine bakan insanlar, o devasa sitelerin içinde aslında korkunç bir yalnızlığa mahkum ediliyor. Mahalle kültürü, komşuluk, kapı önü sohbetleri o soğuk beton mikserlerinin harcına karıştırılıp çoktan toprağa gömüldü.
Yağmur yağdığında göle dönen caddeler, en ufak bir sarsıntıda kağıt gibi yıkılma korkusu yaşatan o gösterişli yapılar... Hepsi, şehri bir yaşam alanı değil, sadece paraya tahvil edilecek devasa bir şantiye olarak gören zihniyetin eseri.
Tarihi dokuyu korumak, yeşili yaşatmak, insan ölçeğinde mimari üretmek dururken; biz şehirlerimizi birbirine benzeyen, kimliksiz ve boğucu gri labirentlere çevirdik. Bize de aidiyet hissimizi kaybettiğimiz, içinde yaşarken yabancılaştığımız bu sokaklarda yolumuzu bulmaya çalışmak kaldı.
Şehirleri inşa ederken sadece taş ve çimento kullanmıyoruz, aslında geleceğimizi ve sosyal ruhumuzu da şekillendiriyoruz. Fakat biz o ruhu rant uğruna öylesine tahrip ettik ki; artık ne o eski sıcak günlere dönebiliyoruz ne de bu beton yığınlarının içinde insanca bir nefes alabiliyoruz.