Cumhuriyet Halk Partisi’nde mahkeme kararıyla yönetimin değişmesi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun geri dönüşüyle sonuçlanan süreç, Türk siyasetinde hukuk krizini tetikledi. Seçim yargısı ile genel yargı arasındaki yetki çatışması derinleşirken, yaşanan krizin hukuki ağırlığını TÜRINFORM muhabiri Sema Ersoy’a anlatan Avukat Ferhat Can Atıcı, ezber bozan uyarılarda bulundu. Yaşanan krizin sadece CHP’yi değil, tüm siyasi partileri ve demokratik sistemi tehdit ettiğini belirten Atıcı, yargısal sınırların acilen netleşmesi gerektiğini vurguladı.

"MESELE YALNIZCA BİR SİYASİ PARTİNİN KURULTAYI DEĞİLDİR"
Yargı kurumları arasında yaşanan yetki karmaşasının doğuracağı tehlikelere dikkat çeken Avukat Ferhat Can Atıcı, sürecin perde arkasındaki hukuki açmazı şu sözlerle özetledi:
"CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verilen mutlak butlan kararı, siyasi partilerin iç işleyişinde seçim yargısı ile genel yargı arasındaki görev sınırlarının yeniden ve açık biçimde tartışılması gerektiğini göstermiştir. Buradaki temel mesele yalnızca bir siyasi partinin kurultayı değildir; mesele, seçim yargısı denetiminden geçmiş bir kurultay iradesinin, sonradan genel yargı kararıyla ne ölçüde etkisiz kılınabileceğidir. Bu tartışmayı günlük siyasi pozisyonların dar alanına sıkıştırmak, meselenin hukuki ağırlığını gözden kaçırmak olur. Çünkü bugün CHP özelinde ortaya çıkan bu tablo, yarın herhangi bir siyasi parti bakımından da gündeme gelebilecek niteliktedir. Dolayısıyla sorun, kimin genel başkan olduğu ya da hangi siyasi sonucun doğduğu meselesinden önce, demokratik iradenin hangi usulle korunacağı ve hangi sınırlar içinde denetleneceği meselesidir. Siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Partilerin kurultayları ise bu yapının en önemli karar alma mekanizmalarıdır. Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen delegeler kurultaylarda yalnızca bir yönetim organı seçmez; aynı zamanda partinin yönünü, siyasal çizgisini ve kamuoyu karşısındaki temsil iradesini de belirler."
"MUTLAK BUTLAN KARARI SIRADAN BİR İPTAL KARARI GİBİ DEĞERLENDİRİLEMEZ"
Mahkemenin verdiği kararın partinin kurumsal sürekliliğini ve geçmişten bugüne alınan tüm kararları kadük bırakma riski taşıdığını vurgulayan Atıcı, denetim mekanizmasının demokratik iradeyi boğmaması gerektiğinin altını çizerek şöyle devam etti:
"Elbette bu irade hukukun dışında değildir. Siyasi parti kurultaylarının, delege yapısının, adaylık süreçlerinin ve seçim işlemlerinin yargısal denetime açık olması hukuk devletinin doğal sonucudur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken hassas nokta şudur: Hukuki denetim, demokratik iradeyi koruma amacıyla yapılmalıdır; onu belirsiz, öngörülemez ve sürekli tartışmalı hale getirecek bir araca dönüşmemelidir. Mutlak butlan kararı bu nedenle sıradan bir iptal kararı gibi değerlendirilemez. Mutlak butlan, hukuki işlemin baştan itibaren geçersiz sayılması sonucunu doğurur. Bir kurultay bakımından böyle bir sonuca varılması ise yalnızca o gün yapılan seçimi değil, o seçimden sonra oluşan yönetimi, alınan kararları ve partinin kurumsal sürekliliğini bir tartışmalı hale getirir. Bu da meselenin etkisini geçmişle sınırlı bırakmaz; bugüne ve geleceğe de taşır.
Nitekim YSK bu süreçte kimin genel başkan olduğuna ya da mazbatanın mevcut hukuki etkisine ilişkin esasa giren açık bir tespit yapmamıştır. Bu da tartışmanın merkezindeki yetki belirsizliğini daha görünür hale getirmiştir."

"SİYASAL HAYATIN GENEL İSTİKRARI DA ZARAR GÖRÜR"
Yarkı organları arasındaki çizginin net olmamasının kaos üreteceğini belirten Atıcı, demokratik siyasetin kırılgan bir zemine itildiğini ifade ederek açıklamalarını şu ifadelerle sürdürdü:
"Seçim yargısı (YSK) ile genel yargı (Hukuk Mahkemeleri) arasındaki sınır meselesi burada önem kazanmaktadır. Seçim kurulları gözetiminde tamamlanan, sonuçları ilan edilen ve mazbataya bağlanan bir sürecin ardından, genel yargı eliyle geçmişe etkili bir hükümsüzlük sonucuna ulaşılması, hukuk güvenliği bakımından ciddi soru işaretleri doğurur. Bir yandan seçim hukukunda kesinlik ilkesi korunmak istenirken, diğer yandan siyasi parti tüzel kişiliğine ilişkin işlemlerin genel yargı denetimine tabi olduğu kabul edilmektedir. Bu iki alanın kesiştiği yerde ise açık ve öngörülebilir bir sınır çizilmediği sürece, benzer krizlerin tekrar yaşanması kaçınılmazdır. Hukuk güvenliği dediğimiz kavram tam da bu noktada anlam kazanır. Hukuk güvenliği, yalnızca mahkeme kararlarının varlığıyla sağlanmaz. Kurumların, kişilerin ve siyasi aktörlerin hangi işlemin hangi makam tarafından, hangi süre içinde ve hangi sonuçlarla denetleneceğini önceden bilebilmesi gerekir. Bir kurultayın geçerliliği yıllar sonra geriye etkili biçimde tartışmaya açıldığında, yalnızca ilgili partinin iç düzeni değil, siyasal hayatın genel istikrarı da zarar görür."

"BÖYLE BİR İHTİMAL SİYASİ PARTİLERİ SÜREKLİ BİR YARGISAL BELİRSİZLİK İÇİNDE BIRAKIR"
Siyasi partilerin sürekli bir yargı kıskacında ve belirsizlik içinde bırakılmasının Türk demokrasisine büyük darbe vuracağını kaydeden Avukat Ferhat Can Atıcı, açıklamasını cümlelerle noktaladı:
"Burada savunulması gereken şey, siyasi partilerin yargısal denetimden bağışık olması değildir. Aksine, parti içi demokrasinin sağlıklı işlemesi için hukuki denetim gereklidir. Ancak bu denetimin sınırları açık olmalı, seçim sonucunu doğrudan etkileyen iddiaların hangi yargı kolunda, hangi aşamada ve hangi süre içinde inceleneceği tereddüde yer bırakmayacak şekilde belirlenmelidir. Aksi halde her kurultay, her delege seçimi ve her parti içi yarış, sonradan geçmişe etkili hükümsüzlük iddialarıyla karşı karşıya kalabilir. Böyle bir ihtimal ise siyasi partileri sürekli bir yargısal belirsizlik içinde bırakır. Demokratik siyaset, bu kadar kırılgan bir zeminde sağlıklı şekilde yürüyemez. Bu nedenle CHP’nin 38. Olağan Kurultayı üzerinden ortaya çıkan tartışma, yalnızca bugünün siyasi gündemi olarak görülmemelidir. Bu tartışma, seçim yargısı ile genel yargı arasındaki ilişkinin daha net, daha öngörülebilir ve hukuk güvenliğini önceleyen bir zemine oturtulması gerektiğini göstermektedir. Demokrasi, sadece seçim yapılmasıyla tamamlanmaz. Seçimden çıkan iradenin hukuken korunması, kurumların istikrar içinde çalışması ve yargısal denetimin öngörülebilir sınırlar içinde yürütülmesi de demokrasinin ayrılmaz parçalarıdır. Sonuç olarak, siyasi parti kurultaylarında ortaya çıkan irade elbette mutlak ve denetimsiz değildir. Ama bu iradenin hangi şartlarda geçersiz sayılacağı da aynı ölçüde açık ve istisnai olmalıdır. Seçim yargısı ile genel yargı arasındaki görev sınırları netleşmedikçe, siyasi partilerin iç işleyişi bir hukuk güvenliği sorununa dönüşmeye devam edecektir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, kararların siyasi sonucundan çok, bu kararların hukuk düzeninde doğurduğu etkiyi soğukkanlı biçimde değerlendirmektir. Çünkü hukuk güvenliğinin zedelendiği yerde, yalnızca bir partinin kurultayı değil, demokratik siyaset kurumuna duyulan güven de tartışmaya açılır."





