Siyasette bazen bir fotoğraf, yüzlerce sayfalık analizden daha fazla şey anlatır. Kurban Bayramı'nın dördüncü gününde Ankara'dan gelen iki ayrı fotoğraf da tam olarak böyleydi.

Bir tarafta, mahkeme kararıyla CHP Genel Başkanlığı görevine getirilen Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP Genel Merkezi'nde düzenlediği bayramlaşma programı, diğer tarafta ise CHP'nin kurultayda seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel'in Ankara İl Başkanlığı önündeki bayramlaşma buluşması. Aynı saatte yapılan iki ayrı program, aslında CHP'nin bugün geldiği noktayı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.

Ancak günün sonunda dikkat çeken yalnızca iki ayrı bayramlaşma değildi. Özgür Özel'in programının kısa sürede bir mitinge dönüşmesi, ardından binlerce partiliyle birlikte Anıtkabir'e yürünmesi, CHP tabanının önemli bir bölümünün tercihini de görünür hale getirdi.

Bugün itibarıyla CHP'de fiilen çift başlı bir yönetim görüntüsü ortaya çıkmış durumda. Peki bu durum sadece CHP'nin iç meselesi midir? Yoksa Türk demokrasisini ilgilendiren daha büyük sonuçlar doğurabilir mi?

Siyasi partilerde meşruiyetin iki temel kaynağı vardır; hukuk ve siyaset. Hukuk mahkeme kararlarını temsil eder. Siyaset ise örgütün, seçmenin ve tabanın iradesini.

Normal şartlarda bu iki unsur birbirini tamamlar. Ancak zaman zaman birbirleriyle çatışabilirler. CHP'nin bugün yaşadığı kriz tam da budur. Bir tarafta mahkemenin ortaya koyduğu hukuki gerçeklik, diğer tarafta kurultay delegelerinin ve parti örgütünün önemli bölümünün sahip çıktığı siyasi gerçeklik.

Bu iki gerçeklik arasındaki çatışma uzadıkça, CHP'nin enerjisi iktidar mücadelesine değil, iç mücadeleye harcanacak. Parti yöneticileri rakip siyasi partilerle değil, kendi partilerindeki rakipleriyle uğraşacak. Seçmen ise kimin gerçek genel başkan olduğu tartışmasının içinde siyasetten uzaklaşacak.

Muhalefetin en büyük partisinin aylarını, hatta yıllarını kendi iç krizleriyle geçirmesi, doğal olarak onu zayıflatır.

Burada asıl önemli soru şudur: Ana muhalefet partisinin yönetimi konusunda toplumun bir kısmı başka, yargı başka bir sonuca işaret ediyorsa ortaya çıkan tablo demokrasi açısından nasıl okunmalıdır?

Demokratik sistemlerde siyasi partiler, yalnızca seçimlere giren organizasyonlar değildir. Aynı zamanda halkın siyasal temsil araçlarıdır. Bu nedenle partiler üzerindeki her türlü tartışma doğrudan demokrasinin işleyişini de etkiler.

Eğer bir siyasi partide seçilmiş yönetim ile hukuki yönetim arasında kalıcı bir ayrışma oluşursa bu durum yalnızca o partinin değil, siyasi sistemin de meşruiyet tartışmalarını beraberinde getirir.

Bir kesim "mahkeme kararına uyulmalı" derken, başka bir kesim "esas olan sandıkta ortaya çıkan iradedir" diyecektir. Bu tartışmanın büyümesi, Türkiye'de zaten uzun süredir devam eden "hukuki meşruiyet" ile "siyasi meşruiyet" tartışmalarını daha da derinleştirebilir.

Dünkü görüntülerden çıkan bir başka sonuç da şudur: Liderler kadar tabanın tavrı da belirleyici olur.

Özgür Özel'in programındaki kalabalık, örgütün önemli bölümünün mevcut yönetimin yanında durduğunu gösteriyor olabilir. Ancak siyaset yalnızca meydanlardan ibaret değildir. Hukuki süreçler de en az siyasi süreçler kadar belirleyici olabilir.

Bu nedenle önümüzdeki günlerde CHP içinde duygusal reflekslerden çok akılcı değerlendirmelere ihtiyaç duyulacak.

Parti içindeki gerilim ne kadar yükselirse yükselsin, bu sürecin kırıcı bir hesaplaşmaya dönüşmesi halinde kazananın CHP olması zor görünüyor.

Dün Ankara'da aslında iki ayrı bayramlaşma yapılmadı. Dün Ankara'da CHP'nin geleceğine ilişkin iki farklı meşruiyet anlayışı karşı karşıya geldi.

Bir tarafta mahkeme kararının verdiği güç, diğer tarafta meydanın ve örgütün verdiği destek.

Siyaset tarihi bize göstermiştir ki, bu tür ikili yapılar uzun süre yaşayamaz. Er ya da geç bir taraf üstün gelir, bir taraf geri çekilir ya da yeni bir denge kurulur.

Ancak o güne kadar geçen süre içinde yaşanacak her belirsizlik, önce CHP'nin kurumsal yapısını, ardından da Türkiye'deki demokratik rekabetin kalitesini yıpratma riski taşımaktadır.

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, güçlü iktidarlar kadar güçlü muhalefettir. Çünkü demokrasiler yalnızca seçim kazanarak değil, güçlü ve meşru siyasi aktörlerin varlığıyla ayakta kalır.

Bugün sorulması gereken soru şudur: CHP bu krizden güçlenerek mi çıkacak, yoksa kendi içindeki iktidar mücadelesinin ağırlığı altında mı kalacak?

Bu sorunun cevabı, yalnızca CHP'nin değil, Türk siyasetinin önümüzdeki yıllarını da şekillendirecektir.