Bir zamanlar gazetecilik, halkın gören gözü, işiten kulağıydı. Şimdi ise gerçeği yazmanın bedeli, işsizlikle veya mahkeme koridorlarıyla ödeniyor.
Sabah bayiye gidip bir gazete aldığınızda veya internette bir haber sitesine girdiğinizde, aslında o satırların arkasındaki görünmez savaşı her zaman fark edemiyoruz. Bir yanda iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkmayan, tek tip manşetlerle yayına giren bültenler... Diğer yanda ise ayakta kalmaya çalışan, kısıtlı imkanlarla habercilik inadını sürdüren bir avuç bağımsız mecra.
Mesele sadece haberin sansürlenmesi de değil; işin bir de ekonomik boğma boyutu var. Basını desteklemesi gereken resmi ilan ve reklam pastası, adeta bir ödül ve ceza mekanizmasına dönüşmüş durumda. Eleştirel bir "özel haber" mi yaptınız? İlan kesme cezaları ve kısıtlamalar anında kapıda. Pembe tablolar mı çizdiniz? O zaman gelsin sayfalar dolusu kamu reklamları.
Bu adaletsiz çarkın içinde en çok ezilenler ise mesleğe yeni adım atan, kalemini satmamaya yeminli genç iletişimciler ve muhabirler. Onlar, sahada gerçeğin peşinde koşmak isterken kendilerini katı site trafik kotalarının, okunma telaşının ve editoryal baskıların ortasında buluyorlar. Toplumu aydınlatma hevesleri, çoğu zaman "aman başımıza iş almayalım" diyen bir otosansür duvarına çarpıp paramparça oluyor.
Demokrasi, sadece sandığa gidip oy kullanmaktan ibaret değildir. Halkın haber alma hakkı gasp ediliyorsa, bağımsız medya mali kıskaca alınıyorsa, orada sağlıklı bir işleyişten söz edilemez.
Unutulmamalı ki; özgür basın sustuğunda, aslında konuşma hakkı elinden alınan bizatihi halkın kendisidir. Karanlıkları aydınlatacak tek şey ise, tüm baskılara ve sistemin çarklarına rağmen gerçeği yazmaktan vazgeçmeyen o cesur kalemlerdir.