Ancak bu tartışma, sadece rakamlar üzerinden değil, toplumun farklı kesimleri arasındaki derin uçurumlar ve "ses yükseltme" kapasiteleri üzerinden şekilleniyor. Bir yanda sosyal medyayı dijital bir protesto alanına çeviren kamu personeli, diğer yanda açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veren sessiz emekliler...
DİJİTAL MEYDANLARDA KAMU PERSONELİ ÇIĞLIĞI
Son dönemde sosyal medya platformları, kamu çalışanlarının maaş yetersizliğine dair sitem dolu paylaşımlarıyla çalkalanıyor. Memur sendikaları ve meslek örgütleri aracılığıyla dile getirilen bu şikâyetler; gelir adaletsizliğinin giderilmesi, fazla mesai ücretleri, ikramiye, tediye hakları ve 3600 ek gösterge gibi başlıklar altında yoğunlaşıyor. Kamuda çalışma barışını bozan temel etken, özellikle kariyer meslek mensupları ile işçi statüsündeki personel arasındaki makasın kapanması, hatta yer değiştirmesidir. "Okuduk, hata mı ettik?" söylemiyle tepkisini dile getiren kamu personeli, eğitim düzeyinin maaşlara yansımamasını en büyük adaletsizlik olarak görüyor.
KAMU İÇİNDEKİ ÜCRET HİYERARŞİSİNİN ÇÖKÜŞÜ
Kamunun kendi içindeki maaş adaletsizliğine dair tepkiler kuşkusuz haklı bir zemine oturmaktadır. Seçim dönemlerinde alınan politik kararlarla, yüz binlerce taşeron işçinin sınavsız bir şekilde kadroya geçirilmesi, kamudaki ücret hiyerarşisini altüst etmiştir. Bir kurumdaki mühendisin, müfettişin veya amirin; kendi yönetimindeki personelden veya yardımcı hizmetler sınıfındaki bir işçiden (ikramiye ve ek ödemeler dahil edildiğinde) daha az ücret alması, rasyonel bir yönetim anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
ASIL MAĞDUR KİM? EMEKLİNİN SESSİZ ÇİLESİ VE BÜYÜK AYMAZLIK
Tartışmanın en can yakıcı ve görmezden gelinen noktası ise emeklilerin durumudur. Kamuda çalışan bir personel, her ne kadar "geçinemiyoruz" dese de, bugün en düşük memur maaşı bile emekli maaşlarının katbekat üzerindedir. Yıllarca devlete hizmet etmiş, prim ödemiş emekliler, bugün açlık sınırının yarısına tekabül eden rakamlarla hayatta kalmaya çalışırken; kamuda çalışanların "ikramiye" ve "tediye" kavgası vermesi toplumsal bir paradokstur.
Buradaki asıl aymazlık ise şudur: Gerçek anlamda temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda olan, kirasını ödeyemeyen ve pazar kalıntılarını toplamak zorunda kalan emeklinin sesi, sosyal medyada örgütlü olan kamu personeli kadar yüksek çıkmıyor. Emekli, evinde sessizce erirken; nispeten daha yüksek maaş alan kamu personeli, dijital mecralarda mağduriyet algısını domine ediyor. Sahadaki gerçek mağduriyet ile dijital dünyadaki gürültü arasındaki bu ters orantı, toplumsal vicdanı yaralıyor.
KAMU VE ÖZEL SEKTÖR ARASINDAKİ İLGİNÇ TEZAT
Çalışma şartlarının çok daha ağır, iş güvencesinin düşük ve ortalama gelirlerin asgari ücret seviyesinde olduğu özel sektör çalışanlarından neredeyse hiç ses çıkmazken; taleplerin tamamının kamu kesiminden gelmesi sosyolojik bir inceleme konusudur. Bu durum, Türkiye’ye özgü "patrimonyal yönetim" anlayışının ve devlet himayesine dayalı istihdam modelinin bir sonucudur. Devletten beklentinin her zaman en üst seviyede olması, kamu personelini hak arama noktasında daha görünür ve talepkar kılmaktadır.
İZAFİ MAĞDURİYET VE TOPLUMSAL VİCDAN
Meseleye bütünsel bakıldığında, memur maaşları özel sektörün geniş halk kitleleri ve özellikle emeklilerle kıyaslandığında "yüksek" kalmaktadır. "Azlık" veya "çokluk" kavramları, piyasa koşulları ve ülkenin genel refah düzeyiyle ölçülür. Kamudaki iç adaletsizliklerin (işçi-memur dengesizliği) giderilmesi elzemdir; ancak asıl yangının emekli maaşlarında ve özel sektörün asgari ücret kıskacında olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. En büyük mağdurun emekli olduğu bir tabloda, en çok sesin kamu personelinden çıkması, toplumsal adalet terazisinin ne kadar bozulduğunun en somut göstergesidir.





