Son yıllarda yapılan pek çok gözlem ve araştırma, 15-35 yaş aralığındaki gençliğin hayatında sosyal medyanın belirleyici bir rol üstlendiğini açıkça ortaya koyuyor. Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur: Gerçekten “kayıp” bir nesille mi karşı karşıyayız, yoksa doğru yönlendirilmediği için potansiyelini kullanamayan bir gençlikle mi? Bugünün gençliği, bilgiye en hızlı ulaşabilen, dünyayı en geniş perspektiften görebilen bir kuşak. Fakat aynı zamanda dikkat dağınıklığı, yüzeysellik ve anlık tatmin duygusunun esiri hâline gelmiş durumda.

Sosyal medya, gençler için bir araç olmaktan çıkıp adeta bir yaşam biçimine dönüşmüş durumda. Bu durum; eğitimde derinleşmeyi zorlaştırmakta, aile içi iletişimi zayıflatmakta ve bireyin gerçek hayatla bağını gevşetmektedir. Sürekli tüketilen içerikler, kısa vadeli hazlar ve “anı yaşa” kültürü, uzun vadeli hedefler kurmayı ikinci plana itmektedir. Oysa bir toplumun geleceği, hedef koyabilen ve o hedef uğruna sabırla çalışabilen bireyler üzerine inşa edilir.

Ancak burada suçu yalnızca gençliğe yüklemek büyük bir hata olur. Çünkü her nesil, içinde bulunduğu şartların ürünüdür. Bugünün gençleri; hızın, rekabetin, belirsizliğin ve dijital dünyanın içine doğmuştur. Eğitim sistemi hâlâ ezberci yapısını tam olarak aşamamışken, aileler de çoğu zaman çocuklarıyla sağlıklı iletişim kurmakta zorlanmaktadır. Böyle bir ortamda gençlerin yönünü kaybetmesi şaşırtıcı değildir.

Bu tabloya son yıllarda giderek büyüyen bir başka tehlike daha eklenmiştir: uyuşturucu ve madde bağımlılığı. Boşluk hissi, amaçsızlık, yalnızlık ve sosyal çevre baskısı, gençleri bu karanlık girdaba sürükleyebilmektedir. Uyuşturucu, sadece bireyin sağlığını değil; ailesini, çevresini ve toplumun geleceğini tehdit eden çok yönlü bir yıkımdır. En acı olan ise, bu tuzağa düşen gençlerin çoğunun aslında “kurtarılabilir” olmasıdır.

Peki bu beladan nasıl kurtuluruz? Öncelikle meseleye sadece güvenlik tedbirleriyle değil, sosyal ve psikolojik boyutlarıyla yaklaşmak gerekir. Gençleri uyuşturucudan uzak tutmanın en etkili yolu; onları hayata bağlayacak güçlü nedenler oluşturmaktır. Spor, sanat, üretim ve meslek edinme alanlarında gençlere gerçek fırsatlar sunulmalıdır. Okullarda bağımlılıkla mücadele eğitimi teoride kalmamalı, hayatın içinden örneklerle desteklenmelidir. Aileler ise çocuklarının değişen davranışlarını görmezden gelmek yerine erken dönemde fark edip destek aramalıdır.

Ayrıca rehabilitasyon süreçleri güçlendirilmeli, bağımlı gençler damgalanmak yerine topluma yeniden kazandırılmalıdır. Çünkü dışlanan her genç, bu karanlığın daha da içine itilmektedir. Devlet, sivil toplum ve aile üçgeninde kurulacak güçlü bir iş birliği olmadan bu sorunla mücadele etmek mümkün değildir.

Peki çözüm nedir? Öncelikle gençliği eleştirmek yerine anlamaya çalışmak gerekir. Sosyal medyayı yasaklamak ya da tamamen kötülemek yerine, onu bilinçli kullanmayı öğretmek şarttır. Eğitim sistemi; sorgulayan, üreten ve düşünmeyi teşvik eden bir yapıya dönüştürülmelidir. Aileler ise çocuklarına sadece nasihat veren değil, onları dinleyen ve yol arkadaşlığı yapan bir role bürünmelidir. Gençlere sorumluluk verilmeli, başarıya giden yolda emek harcamanın değeri yeniden anlatılmalıdır.

Unutulmamalıdır ki bu gençlik, doğru yönlendirildiğinde büyük işler başarabilecek bir enerjiye sahiptir. Mesele, bu enerjiyi kaybetmek değil; doğru hedeflere yönlendirebilmektir. Bugün “tembel” diye nitelendirilen gençlik, aslında çoğu zaman ne yapacağını bilemeyen bir arayışın içindedir. Ona yol gösterildiğinde, güvenildiğinde ve fırsat verildiğinde, yarının en güçlü taşıyıcısı yine bu gençlik olacaktır.

Toplumu ileriye taşıyan nesiller, eleştirilen değil, kazanılan nesillerdir. Bugün yapılması gereken de tam olarak budur: Yargılamak değil, anlamak; uzaklaşmak değil, sahip çıkmak.