TÜRKINFORM'a konuşan Yerbilimci Prof. Dr. Naci Görür, Türkiye'nin deprem gerçeği üzerine dikkat çeken değerlendirmeler yaptı. Muhabirimizin sorularını yanıtlayan Görür; Malatya, Bingöl-Yedisu ve Marmara bölgesindeki sismik hareketlilikleri anlattı, fay hatlarındaki son duruma ilişkin bilgi verdi. Yerel yönetimlerin deprem çalışmalarını yetersiz bulan Görür, bireysel olarak alınabilecek önlemlerin de son derece sınırlı olduğunu dile getirdi.
"DÖRTTEN KÜÇÜK DEPREMLERİ GENELLİKLE DEĞERLENDİRMİYORUZ"
TÜRKINFORM muhabirinin son günlerde Malatya, Akdeniz, Bingöl-Yedisu ve Erzincan'da art arda yaşanan sarsıntıları hatırlatarak, bu durumun beklenen büyük İstanbul depreminin yaklaştığına işaret edip etmediğini sorması üzerine Prof. Dr. Naci Görür, şu yanıtı verdi:
"Öncelikle sırayla gitmek gerekir. Dörtten küçük depremleri genellikle değerlendirmiyoruz. Çünkü aktif faylar sürekli deprem üretir. Ülkemizde her gün yüzlerce, hatta binlerce küçük deprem meydana gelir. Bunların üzerinde fazla durmaya gerek yok. Bizim asıl ilgimizi çeken, enerjinin biriktiği ve büyük deprem üretme potansiyeli olan yerlerdir. Depremler levha sınırlarında meydana gelir. Yer kabuğu tek parça değildir; parçalı ve kırıklı bir yapıdadır. Bu parçalara levha diyoruz. Levha sınırları da çoğu zaman faylardır."
"SÜRTÜNME KUVVETİ YENİLDİĞİ ANDA ANİ KIRILMA OLUR"
Fayların çalışma mekanizmasını detaylandırmaya devam eden Görür, açıklamalarını şöyle sürdürdü:
"Ancak her fay mutlaka deprem üretecek diye bir şey yoktur. Bir fayın deprem üretmesi, o bölgede kilitlenme olmasıyla mümkündür. Kilitlenme, sürtünmenin artması demektir. Levhalar faylar boyunca sürekli hareket eder. Eğer bir yerde sürtünme, levha hareketini engelleyecek kadar artarsa, o bölgede enerji birikir. Sürtünme kuvveti yenildiği anda da ani kırılma olur ve deprem meydana gelir."
"MALATYA ÇEVRESİNDEKİ DEPREMLERİN ÇOĞU ENERJİSİNİ YİTİRMİŞTİR"
Muhabirin Malatya’daki depremlerin özel olarak nasıl değerlendirilmesi gerektiği yönündeki sorusunu yanıtlayan Görür, bölgedeki fayların durumuna dikkat çekti:
"Malatya, Doğu Anadolu Fay Hattı’na yakın bir bölgedir. Doğu Anadolu Fayı, Malatya civarından geçer. 2023’te bu fayın büyük bir bölümü kırıldı. Dolayısıyla kırılmamış küçük parçalar ya kendi kendine kırılıyor ya da meydana gelen depremlerle tetiklenerek hareket ediyor. Bugün için Malatya çevresindeki depremlerin çoğu artık büyük ölçüde enerjisini yitirmiş bölgelerde meydana geliyor. Bu nedenle bizim deprem açısından üzerinde en fazla durduğumuz yerlerden biri olmaktan çıkmıştır. Doğu Anadolu Fayı, Bingöl Karlıova’dan başlayıp Hatay’a kadar büyük ölçüde kırıldı ve enerjisini önemli ölçüde tüketti. Elbette bu bölgede hâlâ kırılmamış parçalar var. Bu parçalar kırıldığında deprem olabilir. Ancak büyük felaket yaratacak uzun fay parçaları büyük ölçüde kalmadı."
"BÜYÜK FELAKET ÜRETECEK UZUN FAY PARÇALARI AÇISINDAN RİSK AZALMIŞTIR"
Doğu Anadolu bölgesi için telaş yapmaya gerek olup olmadığı sorusuna karşılık Görür, riskin boyutlarını şu sözlerle anlattı:
"Doğu Anadolu’da farklı yıllarda önemli kırılmalar oldu. 2020’de Elazığ depremi meydana geldi. Hazar Gölü’nün güneyinden Malatya’ya kadar olan kesim büyük ölçüde kırıldı. Daha sonra Malatya’dan Hatay’a kadar uzanan bölgede de kırılmalar yaşandı. Maraş bölgesi de kırıldı. Bu nedenle Doğu Anadolu’da elbette depremler olabilir ama büyük felaket üretecek uzun fay parçaları açısından risk azalmıştır. Ancak bu, bölgede artık hiçbir tehlike kalmadığı anlamına gelmez. Aktif faylar dünya var oldukça çalışmaya devam eder. Biz “tehlike azaldı” derken bunu teorik olarak, kırılan ve kırılmayan fay parçalarına göre söylüyoruz."
"BUGÜN ASIL DİKKAT ETMEMİZ GEREKEN YER MARMARA'DIR"
TÜRKINFORM muhabirinin "Bu durumda gözümüzü Marmara’ya çevirmemiz gerekiyor diyebilir miyiz?" şeklindeki sorusuna onay veren Yerbilimci Görür, sismik boşluk tehlikesini işaret etti:
"Evet. Bugün asıl dikkat etmemiz gereken yer Marmara’dır. 1912’de Şarköy depremiyle batıdaki fay parçası kırıldı. 1999 Kocaeli depremiyle doğudaki fay parçası kırıldı. Ancak bu iki kırığın ortasında kalan Marmara Denizi içindeki bölüm kırılmadı. Bu bölge sismik boşluktur ve kırılmak zorundadır. Marmara’da zaman zaman depremler oluyor. Son olarak 6.2 büyüklüğünde bir deprem yaşandı. Ancak Marmara’da yaklaşık 160 kilometrelik bir fay sistemi var. Bu fayın çok küçük bir kısmı kırıldı; büyük bölümü hâlâ kırılmadı. Bu nedenle biz Marmara’da büyük deprem bekliyoruz."
"135 KİLOMETRELİK BİR FAY KIRILDIĞINDA 7'NİN ÜZERİNDE DEPREM ÜRETİR"
Beklenen Marmara depreminin büyüklüğü hakkındaki endişelere değinen soru üzerine Görür, fay uzunluklarına dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı:
"Şöyle açıklayayım: Kocaeli’den Marmara’ya girişten Boğaz’a kadar olan kesimde Adalar Fayı kırılmadı. Kumburgaz Fayı da kırılmadı. Kumburgaz Fayı’nın uzunluğu yaklaşık 70 kilometre, Adalar Fayı’nın uzunluğu ise yaklaşık 65 kilometredir. İkisini topladığınızda yaklaşık 135 kilometrelik bir faydan söz ediyoruz. 135 kilometrelik bir fay kırıldığında 7’nin üzerinde deprem üretir. Bazı insanlar “fay kırıldı” diyerek halkı yanıltıyor. Evet, bazı küçük kırılmalar olmuş olabilir ama en fazla 12-15 kilometrelik bir bölüm kırılmıştır. Oysa bizim sözünü ettiğimiz fay çok daha uzundur. Küçük depremlerle büyük bir fayın enerjisinin tamamen boşalması mümkün değildir."
"YEDİSU FAYI'NDA DEPREM OLMA OLASILIĞININ ARTTIĞINI DÜŞÜNÜYORUZ"
Bingöl'deki Yedisu Fayı'na yönelik uyarılarının hatırlatılması ve oradaki depremlerin nasıl değerlendirilmesi gerektiği sorusu üzerine Görür, bölgedeki artan riske şu sözlerle vurgu yaptı:
"Yedisu Fayı da bizim deprem beklediğimiz yerlerden biridir. Geçtiğimiz günlerde orada 4 büyüklüğünde depremler oldu. Bu büyüklükteki depremleri tek başına büyük deprem olarak değerlendirmeyiz. Ancak Yedisu’da zaten deprem beklediğimiz için bu küçük depremler bizi endişelendiriyor. Çünkü küçük bir deprem, büyük bir depremi tetikleyebilir. Büyük bir enerji yüklenmesi şart değildir. Bazen küçük bir etki bile kritik durumda olan bir fayın kırılmasına neden olabilir. Bu nedenle Yedisu Fayı’nda deprem olma olasılığının arttığını düşünüyoruz."
"BELEDİYELER SAHAYA İNMİYOR"
Görür, muhabirin sık sık dile getirdiği "belediyelerle çalışma" çağrısına yönelik yerel yönetimlerden dönüş alıp almadığı sorusunu yanıtlarken dikkat çeken eleştirilerde bulundu:
"Burada bir düzeltme yapayım. Ben belediyelere “gelin çalışalım” diye başvurmuyorum. Belediyeler bana başvuruyor. Ben de “Sizin emrinizdeyim, hemen yapalım” diyorum. Ancak sorun şu: Belediyeler sahaya inmiyor. Bir kenti depreme hazırlamak için yapılacak çok iş var. Bunun başlangıcında büyük paralar gerekmiyor. Önce ekip kurmak ve sahaya inmek gerekiyor. Ama bunu yapmıyorlar. Deprem konusunda gerçek anlamda çalışan belediye çok az. Genellikle göstermelik faaliyetler yapılıyor. “Biz de çalışıyoruz” demek için bazı adımlar atılıyor ama esas yapılması gereken işler yapılmıyor."
"SADECE EV YAPMAKLA DEPREMLE MÜCADELE EDİLMEZ"
Sahaya inmekten kastının ne olduğu ve binaların kontrol edilmesini mi işaret ettiği sorulan Görür, deprem dirençli kentin altı bileşenini tek tek saydı:
"Bir kentin deprem dirençli hâle gelmesi için altı temel bileşen üzerinde çalışmak gerekir. Birincisi, kentin bulunduğu yerin özellikleridir. Fay sistemi var mı, sıvılaşma riski var mı, heyelan, taş düşmesi, çökme gibi tehlikeler bulunuyor mu? Jeoloji ve jeofizik açısından bölgenin ayrıntılı incelenmesi gerekir. İkincisi, yönetimdir. Belediyenin ya da ilgili kurumların doğru bir kadro kurması, görev dağılımı yapması ve bu kadroyu gerçekten çalıştırması gerekir. Üçüncüsü, halkın bilinçlendirilmesidir. Halk deprem öncesinde, sırasında ve sonrasında ne yapacağını bilmelidir. Deprem kültürü oluşturulmalıdır. Dördüncüsü, altyapıdır. Yollar, köprüler, su hatları, doğalgaz hatları, tüneller, metro sistemleri ve benzeri tüm altyapı unsurları depreme dirençli hâle getirilmelidir. Beşincisi, ekosistem ve çevredir. Çevresel yapıların depremden nasıl etkileneceği incelenmelidir. Altıncısı ise yapı stokudur. Binaların deprem sırasında dayanıklı olup olmadığı belirlenmelidir. Bunları vatandaş tek başına yapamaz. Bunları devletin, hükümetin ve belediyelerin yapması gerekir."
"KENTLER DİRENÇLİ DEĞİL"
Vatandaşın deprem çantası hazırlamak dışında yapabileceği çok fazla şey olup olmadığı sorusuna karşılık Görür, bireysel önlemlerin yetersiz kaldığı asıl sorunu işaret etti:
"Deprem çantası elbette yararlıdır ama benim anlattığım önlemlerin yanında çok sınırlı kalır. Esas mesele, yapıları ve kentleri deprem dirençli hâle getirmektir. 2023 depremlerinde 53 bin insanımızı kaybettik. Aynı yıl Kamçatka’da da büyük deprem oldu ama ne bir kişi öldü ne de bir ev yıkıldı. Çünkü orada kentler deprem dirençliydi. Bizde ise kentler dirençli değil. Sadece ev yapmakla depremle mücadele edilmez. “Şu kadar konut yaptım” demek, kenti depreme hazırlamak anlamına gelmez. Bütün evleriniz sağlam olsa bile, depremden sonra suyunuz akmıyorsa, kanalizasyonunuz çalışmıyorsa, yollarınız kapanmışsa, ulaşım sağlanamıyorsa, hastalık yayılıyorsa o kentte yaşam sürdürülemez. Bu nedenle mesele yalnızca bina yapmak değil, bütün kenti dirençli hâle getirmektir."
"HAYATTA KALMA İHTİMALİ BÜYÜK ÖLÇÜDE ŞANSA BAĞLIDIR"
Alanında uzman bir isim olarak kendi evi için özel bir önlem alıp almadığı sorulduğunda ise Prof. Dr. Görür, acı bir itirafta bulundu:
"Hayır, almadım. Çünkü bireysel önlemler belli ölçüde işe yarayabilir ama bu işin büyük kısmı bireyin gücünü aşar. Bir kişi evini güçlendirebilir, bazı önlemler alabilir. Bu, hayatta kalma ihtimalini artırabilir. Ancak yine de büyük ölçüde şansa bağlıdır. Çünkü sadece eviniz değil; iş yeriniz, yollarınız, altyapınız, bulunduğunuz zemin ve çevreniz de güvenli olmalıdır. Bunları birey tek başına yapamaz. Bir evin temelini güçlendirmek, zemini değiştirmek, drenaj sistemini yenilemek, sıvılaşmayı engellemek, heyelan riskini ortadan kaldırmak bireyin maddi gücüyle yapılabilecek işler değildir. Bunları ancak devlet yapabilir. Bazı yerlerde belki de hiç bina yapılmaması gerekir. Sıvılaşma riski olan, bataklık niteliğindeki alanların park ya da yeşil alan olarak bırakılması gerekir. Ama vatandaş çoğu zaman “Ben mahallemde kalmak istiyorum” diyerek buna karşı çıkar. Bu yüzden halkın da bilinçlendirilmesi gerekir."
"VATANDAŞA ŞUNU YAP DEMEKLE BU İŞ ÇÖZÜLEMEZ"
Muhabirin, "Yani kişisel önlemler önemli ama asıl sorumluluk devlette ve yerel yönetimlerde diyorsunuz" şeklindeki tespitine katılan Görür, sözlerini şöyle tamamladı:
"Evet. Bir kenti deprem dirençli hâle getirmek devletin ve yerel yönetimlerin görevidir. Vatandaşa “Şunu yap, bunu yap” demekle bu iş tam anlamıyla çözülemez. Devlet, kenti tüm bileşenleriyle ele alırsa depremde minimum zararla kurtulmak mümkün olur. Aksi hâlde bireyin hayatta kalması büyük ölçüde şansa bağlı kalır."





