Ay başı geldiğinde maaşın hesaba yatmasıyla buharlaşması arasındaki o rekor süreyi ölçebilen var mı? Eskiden "ay sonunu getirmek" diye bir tabir vardı, bugünlerde ayın ortasını borçlanmadan görebilen kendini şanslı sayıyor.
Market arabasını şöyle mütevazı bir şekilde, sadece temel ihtiyaçlarla doldurmanın faturası bile artık asgari ücretin çeyreğine denk geliyor. Kasada o uzayıp giden fişe bakarken yüzü düşen, elindeki peyniri ya da zeytini "acaba birini geri mi bıraksam" diye içinden hesap yapan vatandaşın sessiz dramı, ne yazık ki resmi istatistiklere hiç yansımıyor.
Bir yanda televizyon ekranlarında, renkli grafikler eşliğinde "Enflasyon düşüş trendinde, alım gücü artıyor" masallarını anlatan o tuzu kuru kadrolar... Diğer yanda, pazar tezgahının önünde akşamın ilerleyen saatlerini bekleyip, fiyatı düşen çıkma sebzelerle evinde tencere kaynatmaya çalışan isimsiz milyonlar.
Kurulan bu kusursuz ekonomik illüzyonun içinde en ağır darbeyi alan ise, bu ülkenin sosyal dengesi olan orta sınıf oldu. Bir zamanlar maaşıyla yılda bir kez tatiline gidebilen, çocuğunu kimseye muhtaç etmeden okutabilen, kenara üç beş kuruş tasarruf koyabilen o kitle, göz göre göre yoksulluk sınırının altına itildi.
Artık tabloda sadece iki sınıf var: Ekonomik dalgalanmalardan beslenip servetine servet katan o küçük azınlık ve kredi kartı ekstrelerini birbiriyle takla attırarak hayatta kalmaya çalışan devasa halk yığınları.
Masa başında ayarlanan metriklerle, kağıt üzerinde müdahale edilen enflasyon sepetleriyle sokağın yangınını gizlemek maalesef mümkün olmuyor. Siz istediğiniz kadar bültenlerde ekonomik zafer hikayeleri yazın, vatandaşın mutfağındaki o yakıcı enflasyon gerçeği her gün biraz daha can almaya devam ediyor.
Çünkü maaş bordrolarındaki o erime ve cüzdanlardaki derin boşluk, hiçbir süslü açıklamayla örtülemiyor.