İran’a yapılan saldırılar sonucu başlayan ve tüm dünyanın ekonomik dengesini alt üst eden savaş geçici ateşkesle durduruldu. Cumartesi günü ise barış görüşmeleri başlayacak. Tüm dünyanın gözü bu görüşmelerde, zira barışın çıkması petrol fiyatlarını düşürecek, savaşa devam kararı ise sadece savaşan ülkeleri değil, hepimizin canını daha fazla yakmaya başlayacak.

Kırk günü aşan İran–ABD–İsrail hattındaki savaş, Donald Trump’ın ifadesiyle “kıyametin kopacağı gece”nin eşiğinden dönerek iki haftalık ateşkesle şimdilik durulmuş görünüyor. Ancak bu durgunluk, gerçek bir barışın habercisi olmaktan ziyade, tarafların yeniden pozisyon aldığı kırılgan bir ara dönem niteliği taşıyor. Sahadaki askeri gerilim yerini diplomatik trafiğe bırakmış olsa da, temel çelişkiler ortadan kalkmış değil.

Cumartesi günü Pakistan’da yapılması planlanan ABD–İran görüşmeleri, savaşın tamamen sona erdirilmesi ve bölgede kalıcı bir istikrarın sağlanması açısından kritik bir eşik olarak görülüyor. Uluslararası kamuoyunda barış beklentisi yüksek; ancak bu beklentinin sahadaki gerçeklerle ne kadar örtüştüğü tartışmalı. Zira diplomasi masasında konuşulanlarla, sahada hedeflenenler arasında ciddi bir uyumsuzluk söz konusu.

Bu uyumsuzluğun en belirgin olduğu aktör ise İsrail. İsrail’in İran’a yönelik yaklaşımı, yalnızca askeri kapasitenin sınırlandırılmasıyla sınırlı değil; daha derin bir stratejik hedef olarak rejim değişikliği seçeneğini de içeriyor. Bu durum, olası bir anlaşmanın sınırlarını daraltıyor ve müzakerelerin kırılganlığını artırıyor. İsrail’in sürece mesafeli ya da müdahaleci tutumu, Pakistan’daki görüşmelerin kaderini doğrudan etkileyebilecek bir faktör olarak öne çıkıyor.

Diğer yandan Trump yönetimi de ciddi bir ikilemle karşı karşıya. ABD kamuoyunda artan savaş yorgunluğu ve ekonomik maliyetler, Washington’u daha temkinli bir çizgiye iterken; küresel liderlik iddiası ve İsrail ile stratejik bağlar, geri adım atmayı zorlaştırıyor. Bu nedenle ABD’nin hedefi, tam anlamıyla bir barıştan ziyade, kontrol edilebilir bir gerilim seviyesini korumak olabilir.

Bu tablo içinde Türkiye’nin konumu ise dikkatle izlenmesi gereken bir başka başlık. Türkiye, olası bir barış sürecinde diplomatik ağırlığını artırma fırsatı yakalayabileceği gibi, çatışmanın yeniden tırmanması halinde güvenlik ve ekonomik risklerle de karşı karşıya kalabilir. Özellikle enerji fiyatlarındaki dalgalanma ve bölgesel istikrarsızlık ihtimali, Ankara’nın denge politikasını daha da hassas hale getirecektir.

Sonuç olarak Pakistan’daki görüşmeler, savaşın tamamen sona erdirilmesi için bir fırsat sunsa da, tarafların stratejik öncelikleri dikkate alındığında kalıcı bir barış ihtimali zayıf görünüyor. Daha olası senaryo, ateşkesin uzatıldığı ancak gerilimin farklı biçimlerde devam ettiği bir “kontrollü belirsizlik” sürecidir. Bu nedenle bölge için asıl soru, barışın gelip gelmeyeceğinden çok, ne kadar süreyle sürdürülebileceğidir.