Günümüz savaşlarının en çarpıcı sonuçlarından biri artık yalnızca askeri kayıplar değil; ekonomide yarattığı sarsıntıdır. Özellikle Hürmüz Boğazı gibi dünyanın enerji damarlarından birinin kapanma ihtimali, sadece bölgesel değil küresel ölçekte bir felç anlamına gelir.
Olası bir İsrail-ABD-İran savaşı senaryosunda Hürmüz’ün devre dışı kalması, enerji sevkiyatını ağır şekilde sekteye uğratır. Petrol fiyatlarının varil başına 140–150 dolar bandının üzerine çıkması, başta ABD olmak üzere küresel ekonominin kolay kolay kaldırabileceği bir tablo değildir. Böyle bir artış; enflasyon, üretim maliyetleri ve finans piyasalarında zincirleme bir krizi tetikleyebilir.
Savaş öncesinde üç ülke arasında yoğun diplomatik temasların yürütüldüğü biliniyor. Ancak görünen o ki bu çabalar somut bir sonuç üretmedi. Bu durum, günümüz uluslararası sisteminde diplomasinin giderek zayıfladığı yönündeki kaygıları artırıyor.
Eğer diplomatik mekanizmalar çözüm üretmiyor ve süreç askeri harekâtla sonuçlanıyorsa, bu yalnızca bölgesel istikrarsızlık değil, dünya barışı açısından da ciddi bir kırılma anlamına gelir. Silahların konuştuğu yerde diplomasinin sesi kısılır; bunun bedelini ise tüm dünya öder.
İran, köklü bir devlet geleneğine sahip. Tarihsel hafızası güçlü ve kriz dönemlerinde refleksleri serttir. Ali Hamaney gibi bir liderin kaybı, dışarıdan bakıldığında rejimde zayıflama beklentisi doğurabilir. Ancak mevcut tablo, bunun tam tersine bir kenetlenmeye işaret ediyor.
ABD-İsrail saldırısı, İran içinde rejim karşıtı unsurları güçlendirmekten ziyade millî refleksi tetikleyebilir. İran toplumu, dış müdahale algısı oluştuğunda iç farklılıklarını bir kenara bırakma eğilimi gösteren bir yapıya sahiptir. Bu nedenle kısa vadede rejimde çatlak beklentisi gerçekçi görünmüyor.
Orta Doğu’da 50’nin üzerinde ABD askeri üssü bulunuyor. Bunların en büyüğü Katar’da yer alıyor. Ayrıca Bahreyn, Suudi Arabistan, Ürdün, Irak ve Umman gibi ülkelerde de ABD’nin askeri varlığı söz konusu.
Bu ülkeler açısından bakıldığında, petrol gelirlerinin güvenliği ve rejim istikrarı için ABD ile kurulan stratejik iş birliği bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk olarak görülüyor. Ancak bu askeri ağ, olası bir geniş çaplı çatışmada bölgenin tamamını hedef haline getirebilir.
Gelişmeleri Türkiye açısından değerlendirdiğimizde tablo daha da hassas bir hâl alıyor. Ankara uzun süredir İsrail’in saldırgan politikalarını her platformda eleştiriyor. ABD askeri gücünün bu doğrultuda kullanılması ise Türkiye açısından kabul edilebilir bir durum olarak görülmüyor.
Stratejik açıdan bakıldığında, İran’ın zayıflaması ya da düşmesi halinde bölgesel baskının Türkiye üzerinde yoğunlaşabileceği yönündeki kaygılar yabana atılamaz. Devlet aklının bu ihtimali mutlaka değerlendirdiği açıktır.
Bu çerçevede, Türkiye’nin İran’la tamamen karşı karşıya gelen bir pozisyon almak yerine, dengeli ancak İran’ın tamamen yalnızlaşmasına izin vermeyen bir politika izlemesi daha rasyonel bir seçenek olarak öne çıkmaktadır.
Sonuç olarak; bu savaş yalnızca cephede değil, enerji hatlarında, finans piyasalarında ve bölgesel dengelerde yaşanacaktır. Ve görünen o ki kazananı olmayan bir denklemle karşı karşıyayız.