İran siyasetini yakından izleyen biri olarak şunu net biçimde söyleyebilirim: Tahran’da ani ve travmatik bir liderlik boşluğu, dış aktörlerin umduğu gibi “ılımlılaşma” değil, çoğu zaman sistem içi sertleşme üretir.

İran’ın dini lideri Ali Hamaney öldürüldü ve beraberinde üst düzey askerî komuta kademesi tasfiye edildi. İlk bakışta bu, Washington ve Tel Aviv’de “rejim çözülüyor” algısı yaratabilir. Ancak İran’ın siyasal mimarisi ve devrim sonrası güvenlik kültürü dikkate alındığında ortaya çıkabilecek tablo bunun tam tersidir.

Nitekim İran’ın saldırılarına odaklandığımızda, 8 ay önceki 12 günlük çatışma dönemine kıyasla çok daha yüksek yoğunluklu, daha sofistike ve coğrafi olarak daha geniş bir etki alanı görüyoruz. Önceki süreçte daha çok sembolik caydırıcılık ve kontrollü misilleme niteliği taşıyan eylemler öne çıkarken, bu kez hedef setinin çeşitliliği ve derinliği dikkat çekiyor; yalnızca sınır hattına yakın askeri noktalar değil, stratejik değer taşıyan daha uzak ve kritik unsurların da hedef alınması, operasyonel planlamanın daha cesur ve kapsamlı bir çerçevede yapıldığını düşündürüyor. Kullanılan kapasitenin niteliği ve saldırıların eşzamanlılığı, İran’ın hem teknik kabiliyetini hem de istihbarat-temelli vuruş yeteneğini önceki döneme göre daha görünür biçimde sergileme iradesine işaret ediyor. Bu tablo, Tahran’ın artık sadece mesaj veren değil, sahadaki dengeyi fiilen değiştirmeyi hedefleyen bir angajman anlayışına yöneldiğini; dolayısıyla askeri hamlelerini daha stratejik, daha hesaplı fakat aynı zamanda daha yüksek risk toleransıyla kurguladığını ortaya koyuyor. Bundan da anlıyoruz ki yeni komuta kademesi Taha gözü kara kararlar alabiliyor.

REJİM REFLEKSİ: ÇÖKÜŞ DEĞİL KONSOLİDASYON

İran İslam Cumhuriyeti, 1979’dan bu yana kriz üretme ve kriz yönetme kapasitesi yüksek bir güvenlik devleti olarak evrildi. İmam Humeyni sonrası inşa edilen sistem, lider kültüne dayansa da kurumsal olarak özellikle Devrim Muhafızları üzerinden derin bir devamlılık mekanizmasına sahip.

Üst düzey kadroların ortadan kaldırılması, sistemin refleksini zayıflatmaz; aksine “kuşatma altında devrim” anlatısını güçlendirir. İran’da güvenlik bürokrasisi, dış müdahale ihtimali karşısında hizipleşmek yerine kenetlenme eğilimindedir. Irak Savaşı, yaptırımlar dönemi ve bölgesel vekâlet savaşları bunun örnekleridir.

GENÇLEŞME = ILIMLILAŞMA MI?

Batı analizlerinde sık yapılan bir hata, “genç kadro” ile “pragmatik kadro”yu eşitlemektir. Oysa İran’da gençleşme çoğu zaman devrimci ideolojinin daha saf ve daha keskin yorumuyla birlikte gelir.

Bugün 40’lı ve 50’li yaşlarındaki Devrim Muhafızları komutanları, çocukluklarını İran-Irak Savaşı’nın gölgesinde geçirdi. Kimlikleri uzlaşma üzerinden değil, direniş üzerinden şekillendi. Eğer eski nesil — daha temkinli ve denge siyaseti bilen kadrolar — devre dışı kalırsa, yerlerine gelecek isimler Batı ile pazarlıkta daha az esnek olabilir.

Bu durum özellikle İsrail karşıtı stratejide sertleşme anlamına gelebilir. Bölgesel vekil güçlerin daha koordineli ve daha agresif kullanımı ihtimal dahilindedir.

GÜÇ BOŞLUĞU RADİKALLEŞME ÜRETİR

Ani liderlik kaybı, İran gibi hiyerarşik ama aynı zamanda ideolojik sistemlerde “devrimci meşruiyet yarışı” başlatır. Kim daha sert, kim daha tavizsiz? Bu rekabet çoğu zaman dış politika üzerinden yürütülür.

ABD ve İsrail’in beklentisi, üst kadronun ortadan kalkmasının karar alma mekanizmasını felce uğratması olabilir. Ancak İran’da asıl risk, kararların daha hızlı ve daha az diplomatik filtreyle alınmasıdır.

Nitekim geçmişte, örneğin Kasım Süleymani’nin öldürülmesi sonrasında İran devleti dağılmadı; aksine sembolik misilleme ve bölgesel konsolidasyonla yanıt verdi. Bu olay, İran elitinin kriz anlarında ideolojik refleks gösterdiğini kanıtladı.

ABD VE İSRAİL AÇISINDAN STRATEJİK PARADOKS

Washington ve Tel Aviv için en öngörülebilir İran, sistem içi yaşlı ve tecrübeli elitler tarafından yönetilen İran’dır. Çünkü bu kadrolar maliyet hesabı yapar, kırmızı çizgileri bilir ve rejimin bekasını her şeyin önüne koyar.

Genç ve yükselme motivasyonu yüksek bir güvenlik elitinin hâkim olduğu İran ise daha risk iştahlı olabilir. Nükleer programda hızlanma, bölgesel cephelerde senkronize baskı ve deniz güvenliği alanında daha agresif adımlar şaşırtıcı olmaz.

Bu nedenle “lideri ortadan kaldırırsak sistem yumuşar” varsayımı, İran bağlamında tarihsel olarak zayıf bir varsayımdır.

SONUÇ: DEĞİŞİM HER ZAMAN LİBERALİZASYON GETİRMEZ

İran siyasetinde nesil değişimi otomatik olarak reform demek değildir. Aksine, travmatik bir geçiş süreci daha sert, daha ideolojik ve daha hesaplanamaz bir elit üretebilir.

Dış müdahale veya suikast senaryoları, kısa vadede psikolojik üstünlük sağlasa bile uzun vadede rejimin ideolojik çekirdeğini güçlendirme riskini taşır. İran, devrim sonrası kimliğini krizler üzerinden tahkim eden bir devlettir.

Dolayısıyla Washington ve Tel Aviv’in en büyük stratejik yanılgısı şu olabilir: Çökertmek istedikleri yapının, baskı altında daha da radikalleşen bir versiyonunu üretmek.

Tahran’da nesil değişimi, eğer travmatik bir tasfiye üzerinden gerçekleşirse, “ılımlı bir İran” değil; daha genç, daha ideolojik ve belki de daha cesur bir İran doğurabilir.