Türkiye Madenciler Derneği (TMD) verilerine göre 2025'in ilk yarısında toplam dış ticaret açığı 49,3 milyar dolar seviyesine ulaştı. Bu açığın 20,8 milyar doları ise doğrudan madencilik ve taş ocakçılığı sektöründen kaynaklandı. Oysa Türkiye’nin yeraltındaki potansiyelinin ekonomik karşılığı 3,5 trilyon dolar olarak hesaplanıyor.
TMD Başkanı Mehmet Yılmaz’a göre bu tablo, milli kaynakların yeterince değerlendirilmediğini ortaya koyuyor. “Her yıl milyarlarca dolarlık dışa bağımlılık sürdürülemez bir ekonomik alışkanlığa dönüşüyor” diyen Yılmaz, madenciliğin Türkiye için artık ‘tercih’ değil ‘zorunluluk’ olduğunu vurguluyor.

YÜZÖLÇÜMÜN YALNIZCA BİNDE 1’İ İŞLETİLİYOR
Türkiye'nin 78,3 milyon hektarlık yüzölçümünde madencilik için arama ruhsatı verilen alanlar yalnızca 7,7 milyon hektarla sınırlı. Ancak bu sahaların bile büyük kısmı işletmeye dönüşemiyor. Her 200 ruhsattan yalnızca 1’i aktif madencilik faaliyetine evriliyor.
Yılmaz, bu verilerin altını çizerek, ormanlık alanlarda madencilik faaliyetlerine yönelik eleştirilerin çoğunlukla gerçek dışı bir algıdan beslendiğini söylüyor: “Türkiye’de orman alanlarının yalnızca binde 0,38’i madencilik amacıyla kullanılıyor. Ancak bu küçük oran, kamusal tartışmalarda abartılı şekilde sunuluyor.”
BÜYÜK POTANSİYEL, DÜŞÜK GELİR
Türkiye’nin yer altındaki en önemli hazinelerinden biri bor madeni. Dünya bor rezervlerinin yüzde 73’ü Türkiye’de bulunuyor. Ancak bu stratejik avantaj, katma değerli üretime yeterince yansıtılamıyor. Rafine bor ürünlerinin cam, savunma sanayi, akü ve gübre gibi alanlarda kullanımı artırıldığında yıllık 2 milyar dolarlık ek gelir potansiyeli söz konusu.
Aynı şekilde, işlenmiş mermer ürünlerinin ihracata kazandırılmasıyla 1,5 milyar dolarlık ek katkı sağlanabileceği belirtiliyor. Ancak bu hedeflerin gerçekleşmesi için teknoloji yatırımları ve küresel pazarlarda rekabet gücü yüksek ürün çeşitlendirmesi gerekiyor.
Yılmaz’a göre Türkiye’nin altın rezervleri yaklaşık 5 bin ton seviyesinde. Bu rakamın güncellenmesiyle 10 bin tonakadar çıkabileceği tahmin ediliyor. Bunun yanı sıra lityum, grafit, nadir toprak elementleri gibi yeşil enerji dönüşümünde kritik öneme sahip mineraller de Türkiye’nin geleceğinde kilit rol oynayacak.
Elektrikli araçlardan güneş panellerine, rüzgar türbinlerinden batarya teknolojilerine kadar birçok alanda kullanılan bu madenler, Türkiye’nin enerji ve sanayi politikalarıyla doğrudan ilişkili. Yılmaz, "Bir rüzgar türbini, doğal gaz santraline göre 13 kat daha fazla mineral kullanıyor. Bu nedenle madencilik, yeşil enerji hedeflerinin ayrılmaz bir parçası." diyor.
STRATEJİK KONUM, STRATEJİK SORUMLULUK
Türkiye, lityum, gümüş, çinko, manganez, bakır, titanyum ve demir gibi stratejik mineraller açısından önemli bir konuma sahip. Bu kaynaklar; savunma sanayi, enerji dönüşümü, otomotiv ve yüksek teknoloji sektörleri için temel hammadde konumunda.
2035 yılına kadar hedeflenen 60 gigavat ilave yenilenebilir enerji kapasitesi, madencilik sektörüne duyulan ihtiyacı katlayacak. Yılmaz, bu bağlamda Türkiye’nin kendi madenlerine yönelmesinin hem ekonomik hem de ulusal güvenlik açısından hayati bir zorunluluk olduğunu ifade ediyor.





