“Coğrafya kaderdir.” İbn-i Haldun bu sözü yaklaşık 700 yıl önce söyledi. Bugün Türkiye bu gerçeği çok net bir şekilde yaşıyor. Çünkü Türkiye sıradan bir bölgede değil. Bu yüzden Türkiye için coğrafya sadece bir harita meselesi değil; her gün yönetilmesi gereken bir gerçeklik.
ABD’nin İran’a saldırması an meselesi.
Bu meseleye sadece askeri bir kriz gibi bakarsak eksik kalırız. Bu, enerji meselesidir. Bu, ekonomi meselesidir. Bu, NATO meselesidir. Bu, İran’la komşuluk meselesidir. Ve belki en önemlisi, Türkiye’nin jeopolitik kimliği meselesidir.
Türkiye ile İran’ın ilişkileri oldukça karmaşıktır. Suriye sahasında gizli bir rekabet vardır, Kafkasya’da dikkatli bir diplomasi yürütülür, enerji ticaretinde iş birliği yapılır ve güvenlik ve terör örgütleri alanında kontrollü bir temas sürdürülür.
Coğrafya kader mi? Türkiye için çoğu zaman evet. Türkiye’nin İran’la yaklaşık 520–530 kilometrelik kara sınırı bu gerçeği gözler önüne seriyor. Bu sınırın uzunluğu ve zorlu arazi koşulları nedeniyle yıllardır gözetim, duvar ve teknolojik tedbirler kullanılıyor. Ancak savaş ihtimalinde, bölgedeki mevcut hal alarm durumuna geçirilecektir. İran’ın iç güvenliğinde savaş nedeniyle baskı oluşur ya da sınır bölgelerinde kontrol zayıflarsa, kaçak geçişler ve kaçakçılık ağlarının genişlemesi ihtimali artar. Türkiye’nin inşa ettiği sınır duvarı, sensör sistemleri ve İHA gözetimi bu nedenle yalnızca göç yönetimi değil aynı zamanda doğrudan güvenlik tedbiridir.
Türkiye NATO üyesidir. Bu durum otomatik olarak savaşa gireceği anlamına gelmez ancak tarafsız kalmanın da kolay olmayacağını gösterir.
İran birkaç gün önce BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e gönderdiği mektupta “askeri saldırı” halinde “kararlı” yanıt verileceği ve bölgede “düşman güçlerin üs, tesis ve varlıklarının meşru hedef” sayılabileceği belirtilmiştir. Bu söylem, Türkiye’nin bölgesel üsler ve varlıklar etrafındaki risk algısını körüklemektedir.
Türkiye sınırları içinde olan kritik tesisler İran için daha de önce dile getirdiği gibi“ikincil hedef” olabilir. İncirlik Hava Üssü ve Kürecik Radar Üssü gibi ABD/NATO ekosistemiyle ilişkilendirilen noktalar, tırmanma durumunda tehdit algısına neden olabilir. Türkiye için genellikle üç ihtimal tartışılır: sınırlı lojistik destek verilmesi, tam tarafsızlık ilan edilmesi ya da NATO çerçevesinde daha aktif bir destek sağlanması. Ancak hangi seçenek tercih edilirse edilsin bunun maliyetsiz olmayacağı açıktır. Dolayısıyla Ankara’nın hiç girmeyeceği bir savaşın maliyetini hesaplaması, günümüz giriftli uluslararası konjonktüründe elbette kaçınılmaz bir durumdur.
Türkiye, ABD’nin İran’daki nükleer tesislere saldırısı üzerine yayımladığı açıklamada “derin endişe” ifadesini kullanmış; gelişmelerin “bölgesel ihtilafı küresel düzeye taşıyabileceği” uyarısını yapmış ve “tek çözüm yolu müzakerelerden geçmektedir” demiştir. 15 Ocak 2026 tarihli basın toplantısında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Biz İran’a yönelik bir askerî müdahaleye karşıyız” diyerek bu çizgiyi tekrar etmiştir. Türkiye defaatle sınırlarında bir çatışma istemediğini belirtmekte ve buna uygun hareket ederek her türlü diplomasi ve caydırıcılık kanallarını kullanmaktadır.
Gelelim savaşın sadece “savaş” olmayan boyutuna:
İran’ın elindeki en büyük koz Hürmüz Boğazı. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri buradan akıyor. İran’ın bu noktada taciz, mayınlama ya da tanker baskısı gibi asimetrik yöntemlere başvurabileceği gündemde.
Bu durum haliyle petrol fiyatlarının ışık hızıyla yükselmesi, küresel piyasaların sarsılması ve enerji ithalatçısı ülkelerin alarm durumuna geçmesi anlamına gelir.
Türkiye’nin İran ile geliştirdiği ekonomik ve ticari ilişkiler göz önünde bulundurularak petrol 120-150 dolar bandına çıkarsa bu sadece akaryakıt fiyatlarının artması anlamına gelmeyebilir. Enflasyonun yükselmesi, kur baskısının artması, cari açığın büyümesi ve bütçe dengelerinin zorlanması demektir. Yani savaş Basra Körfezi’nde başlar ama faturasını Ankara’daki esnaf ödeyebilir.
Son dönemde Avrupa Birliği stratejik özerklik kavramını daha fazla vurguluyor. ABD’den bağımsız hareket etme arzusu var ancak askeri kapasitesi hala sınırlı. Bu noktada ise Türkiye güçlü bir alternatif olarak karşılarına çıkıyor.
ABD–İran savaşı Avrupa’yı zaten içinde bulunduğu enerji krizinin derinleşmesiyle başbaşa bırakabilir. Bu noktada Türkiye’nin rolü kritikleşebilir: Enerji geçiş ülkesi olarak önemi artar, diplomatik arabuluculuk kapasitesi güçlenir ve Avrupa güvenliği açısından jeopolitik değeri yükselir.
Türkiye, sınırlarında çıkacak olası bir savaş ile krizleri yönetebilmedeki başarısını bir kez daha masaya koymak durumunda kalacaktır.