Vapurda, otobüste, sokakta yürürken bir etrafınıza bakın. Başlar hep öne eğik, gözler avuç içindeki o ışıklı cam parçasına kilitlenmiş durumda.

Dünya tüm canlılığıyla etrafımızda akıp giderken, biz ekranın arkasındaki başka hayatların fragmanlarını izlemekle meşgulüz.

Eskiden bir haberi okur, bir fotoğrafı inceler, üzerine uzun uzun düşünürdük. Şimdi her şey saniyeler içinde, acımasız bir hızla tüketiliyor. Bir trajedi, büyük bir başarı veya sıradan bir olay... Parmağımızı yukarı kaydırdığımız an hepsi zihnimizden silinip gidiyor.

Mesele sadece zamanın hızlanması değil; duyguların ve bilginin de kullan-at birer nesneye dönüşmesi. İletişim ve habercilik bile bu amansız çarka kapılmış durumda. İçeriğin değerinden ve derinliğinden ziyade, tıklanma oranlarının, organik trafiğin ve etkileşim sayılarının peşinde koşarken, insani bağlarımızı algoritmaların o soğuk dünyasında kaybediyoruz.

"Daha çok okunma", "daha çok beğeni" derken asıl gerçeği, yani anı yaşamayı ıskalıyoruz.

Dost meclislerindeki o uzun, demli sohbetlerin yerini, kimin nerede hangi filtreyle fotoğraf paylaştığı aldı. Bedenlerimiz aynı masada yan yana oturuyor ama zihinlerimiz çok uzaklardaki sanal vitrinlerde dolaşıyor.

Belki de durup derin bir nefes almanın vakti geldi. O telefonu cebimize koyup, karşımızdakinin gözlerine, şehrin sokaklarına, denizin mavisine gerçekten bakmanın zamanı.

Çünkü hayat, algoritmaların bize sunduğu o kusursuz illüzyonlardan değil; tüm kusurları ve sahiciliğiyle tam da şu an yanımızdan geçip giden anlardan ibaret.