ABD-İsrail ve İran’ın karşılıklı saldırıları, Orta Doğu’da dengeleri alt üst ediyor. İsrail, bölgedeki azılı düşmanı İran’ı yok etmeyi kafaya koydu; yetmedi, en tehlikeli “yeni düşman” olarak Türkiye’yi işaret ediyor.
Avrupa’nın belli başlı başkentleri ise ABD’nin her hamlesini otomatik olarak desteklemenin artık mevcut bir seçenek olmadığını göstererek, Amerikan tehdidine karşı diplomasiye başvuruyor. Dünya adeta küresel bir sınavdan geçiyor.
Türkiye sınırının güneyinde füze dumanı tüterken, İsrail’in yeni kabusu sahneye çıkıyor. Türkiye’de ise eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett’in sözleri yankılanıyor: “Yeni bir Türk tehdidi yükseliyor… Türkiye yeni İran’dır!” İsrailli stratejistler, Ankara’nın Katar ve hatta Pakistan’la “Yeni bir eksen” kurabileceği korkusunu körüklüyor. Bir yandan Türkiye’nin NATO’nun sarsılmaz üyesi olması karşısında hissettiği aşağılık sendromu, öte yandan Gazze’deki savaşta Türkiye’ye karşı sert tutumu, Erdoğan’ın Osmanlı sembolleriyle “Müslüman toprakların bekçisi” rolünü sahnelemesi ve Katar, Suudi Arabistan gibi sunni ülkelerle yakınlaşma ihtimali, İsrail’de panik yaratıyor.

İsrail devlet medyasından sert sesler yükseliyor. Artık bir sonraki hedefin sadece İran olmadığı, Türkiye ve Katar merkezli yeni bir “radikal eksen” olduğu telaffuz ediliyor. Bu retorik, bölge haritasında serin sularda oynanan diplomasi oyununu alevlendiriyor. Türk SİHA’larının ve TCG Oruç Reis fırkateyninin NATO tatbikatında görülmesi, İsrail’in hayali “Türk ekseni”ne dair endişeleri artırıyor.
Peki bu zihin oyununda hakikat payı ne? Birçok İsrailli analist, Bennett’in yeni tehdit söylemini “sürekli savaş gerekçesi yaratmak” diye yorumlarken, Netanyahu hükümeti ise bölgesel hegemonyasını “Yeni altıgen” adlı ittifakıyla sağlama almaya çalışıyor.
Bu çıkar peşinde koşulan konjonktür, başta Gazze’ye, sonrasında da İran’a yapılan saldırıların hukuk dışılığını engelleyemez. Uluslararası hukukçular tam bir alarm durumuna geçerek dünyayı uyarmaya başladı: BM insan hakları uzmanları ve uzman komisyonlar, “İsrail-Amerika saldırısı, ulusların egemenliğine saldırı ve insanlığa karşı bir suç” olarak tanımlandı. BM İnsan Hakları Ofisi uzmanları, “Nükleer tesisler, siviller, medya binaları hedef alınarak” yürütülen bu bombardımanları “uluslararası hukukun normlarına açık bir aykırılık” olarak nitelerken, Cenevre Konvansiyonu’na göre bir okulda 170 kız çocuğunun ve masum sivillerin kasten öldürülmesini “uluslararası ceza” saydı.

Uluslararası Uzlaşma Komisyonu (ICJ) da İsrail’in İran saldırısını “Birleşmiş Milletler Şartı’na ve toprak bütünlüğüne aykırı ağır suç” olarak lanetledi. Saldırıya zemin gösterilen “önleyici müdahale” argümanı dahi hukukçu tarafından reddedildi: BM Şartı’nın meşru müdafaa hakkı, ancak “silahlı saldırı gerçekleştiyse ve orantılı adımlar gerekiyorsa” geçerlidir. Oysa gerçekte, bu hamle “ilk vuruş” statüsündedir ve kendini meşrulaştırma girişimidir. İsrail’in Gazze’den alışageldiği hukuksuzluğa kayıtsızlık, başka bir vakada daha görüldü. Peki bunun ardı arkası kesilecek mi? Dünya bunu merak ediyor. Dünyada İsrail’e karşı büyük bir antipati oluşmuş durumda. İnternette dolaşan memeler, hashtagler, videolar bu mezalime artık dur demek isteyen milyonları bir araya getiriyor.
BM uzmanları, İran’daki ölümlerin %90’ının sivil olduğunu bildirirken, İsrail ise Gazze’de çocuklara yönelik bombalamalarını “güvenlik gerekçesi”yle savunmak için benzer “acil tehdit” söylemlerine sarılıyor. Benzer gerekçeyle Trump yönetimi, yaptıklarını BM Genel Kurulu’nda “açık self-defense” diye savunmaya çalışsa da, hukukçular diplomasi masasının da dışına düşürüldüğünü not ediyor.

ABD’NİN BÜYÜK OYUNU
28 Şubat sabahı Tel Aviv ile Washington koordineli saldırılara girişti. Beyaz Saray’ın sessiz onayı ve lojistik desteği olmadan böyle bir işgal gerçekleştirilemezdi. ABD yönetimi aynı gün Trump’ın Truth Social hesabından “İran tehdidini kökünden kazıyacağız” mesajları paylaştı. Trump, bu fırsatı “İran rejimini devirmek” ilanına dönüştürdü ve bir cenah rant devşirmeye koyuldu.
Reuters’in ulaştığı detaylara göre, Pentagon saldırıya geçmeden önce İsrail’e “tekrar düşünün” telefonu çekti. Ancak başka kaynaklara göre de İran, ABD ile müzakerelerde olumlu bir hava devam etmesi için çalışıyordu. Amerika’nın seçim öncesi kabusu olarak yükselen bu gerginliği “yumuşatması” gerektiğine kanaat getirilmişti. Artık ABD küresel stratejisinde, Orta Doğu’da açık çatışmayla düzen kurmayı tercih ediyor. Neocon doktrini yeniden hortladı: İran’ın caydırıcılığı kırıldıktan sonra sahne Suudi Arabistan, Türkiye veya Katar’a mı kalacak? Trump’ın bazı demeçlerinde İslamcı liderlerin hapse gireceği, baskı rejimlerinin “yeniden müzakereye açılacağı” lafları, yeni bir küresel ve bölgesel nizam koyucu kılıfına büründüğünü gösteriyor.
Bu suikast ve bombardıman furyasından sonra, Washington’ın “açık hedef: İran nükleer tehdidini silmek” söylemi aslında çok daha büyük büyük bir anlam taşıyor. İşin içinde petrol güvenliği de var elbette; Hürmüz Boğazı kuşatması korkusu bile finans piyasalarında panik havası estirdi. ABD, “dünyanın enerji musluklarına direkt sahip olma” niyetiyle bu krizi körüklüyor. Peki bu enerji muslukları nereye akıyor? Tabii ki Çin’e.

AB VE NATO WASHINGTON ESARETİNDEN KURTULDU MU?
Ancak Washington artık eskisi kadar tek kutuplu değil. Avrupa’nın müttefikleri bu yeni savaş çığırtkanlığına kayıtsız kalmadı. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, “Bu saldırılar hukuk tanımıyor” diyerek ABD’ye üslerinin kapısını kapattı. Morón ve Rota’daki Amerikan bombardıman uçakları geri çevirildi. Dışişleri Bakanı Albares’in vurguladığı gibi, “Üslerimiz, Birleşmiş Milletler Şartı dışı operasyonlar için kullanılmayacak”. Trump’ın tepkisi, Sánchez’i “unfriendly-dost canlısı olmayan” olarak nitelendirmek ve ticareti kesmekle tehdit etmek oldu.
İngiltere de benzer refleks gösterdi. Başbakan Keir Starmer, Donald Trump’un üslere açılamaz dedi; kanun ve krize dair kuşkularını gerekçe gösterdi. Fransa ve Almanya ise ortak açıklamayla “diplomasi, diplomasi” diyor.
AB lideri Ursula von der Leyen, ABD-İsrail saldırısını “Hukuka saygı çağrısı” çerçevesinde eleştirdi. “Savaş çıkarmak yerine masaya dönün” mesajı AB’den yükseliyor. Kısaca, bir zamanlar Soğuk Savaş’ta ABD’nin sıkı müttefiki olan Batı avlusu şimdi Washington’un her hamlesiyle hop oturuyor hop kalkıyor. Batılı devletler bir bir Uzak Doğu’dan müttefikler buluyor. Çin ve Hindistan ise özellikle bu dönemin parlayan yıldızları.
Çok yönlü dış politikasıyla öne çıkan Ankara ise, bu savaştan dikkatle sıyrılıp manevra alanı arıyor. Türkiye hala uzlaşma ve barışçıl diplomasiden yana ve uluslararası sahnede beklemeye çekildi. Ancak İsrail’e yönelik ekonomik ambargo ve hukuksuzluğa karşı mazlumların sesi olmasıyla, İsrail’in “bir sonraki düşman Türkiye” tezinin hedefi oldu. Türkiye bu sansasyonlara prim vermeyerek itidalini sürdürken Trump, “Bibi ve Erdoğan benim dostumdur, sorun çıkmayacak” diyerek adeta “kulağınızı çekerim” mesajı veriyor.

YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ Mİ, ABD MERKEZLİ DÜZENİN DÖNÜŞÜMÜ MÜ?
Tüm bu karmaşa bir de ABD’ye içerden bakıldığında farklı bir boyut kazanıyor. Amerika zaten yaklaşık dört yıldır iki kutuplu dünya gerilimiyle uğraşıyor: İçeride Kongre çekişmeleri, dışarıda Rusya, Çin. Trump seçim konuşmalarında “Barışçıl Başkan” rolündeydi; şimdi ise savaşmayı tercih ediyor. ABD Afganistan, Irak, Suriye gibi ülkelerden güçlerini çekerek barışı mı amaçladı yoksa onu daha farklı bir alana mı vermek istedi? Belli ki Washington yönetimi “en kötü savaşı iyileştirmek” ve bunu tutarlıymış gibi göstermek gibi küçük bir hesap peşinde. ABD dolu dizgin yüzeyde bir güç gösterisi yaparken, aslında yıpranan uluslararası etkisini yeniden tesis etmeye çalışıyor olabilir. Ancak aynı hamle, Avrupa’yı ters köşeye yatırıyor, bölgesel aktörleri tetikliyor ve küresel kriz ortamını patlatıyor. Amerika’nın bugünkü savunma ve dış politika hamlelerini “çöküyor” diye yorumlamak için henüz erken. Fakat bir “dönüşüm içinde olduğu” su götürmez. Artık tek soru işareti İran değil, ABD’nin bu kadar açık kural dışı adım atabildiği ve eski müttefiklerini bile ikna edemediği bir dönüşüm.
MOSKOVA VE PEKİN İÇİN KRİZ Mİ, FIRSAT MI?
Putin’in Moskova’sı ile Şi Cinping’in Pekin’i, ilk anda yüksek perdeden kınama ile başladı. Dışişleri Bakanları Lavrov ve Wang Yi, ortak deklarasyonda “Bu saldırı BM Şartı’na ve uluslararası hukuka açıkça aykırı, bölgede barışı tehdit ediyor” dedi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde acele toplantı çağrısı yapan ikili, “meşru yönetimleri devirmeye yönelik eylemleri” sert sözlerle reddettiklerini ilan ettiler. Yani Rusya-Çin cephesi diplomatik olarak kenetlendi.
Peki sahada? Moskova, Ukrayna cephesini arkasında bırakıp İran için çatışmaya giremez. Pekin de bölgede riskli yeni bir cephe istemiyor. Ama diplomasi bir yana, ekonomik ve istihbarat manevraları hız kazandı. Rusya, zaten en büyük silah tedarikçilerinden olduğu İran’a hava savunma desteği ve Nükleer program için malzeme vermeye devam edecek. Çin ise akaryakıt ambargolarını delme ve Orta Kuşak ile Hürmüz Boğazı’ndaki İran ticaretini altüst etmemek için devreye girecek. Öyle ki, Moskova ve Pekin’in, krizi ABD’nin dahil olduğu başka bölgelere yansıtarak kendi cephelerinde rahatlama aradığı bile bir ihtimal.
ABD’nin İran’da boşalttığı enerjinin yerine yenisi gelene kadar, iki ülke de bir süre rekabeti daha az hissedebilecek. Sonuçta bu iki ‘büyük’ bölgesel güç, İran’a sınırlı destek verirken hallerinden memnun, ama stratejik olarak yeni ittifaklar da arıyor. İran çökerse Orta Doğu’daki ön karakol kaybedilebilir, ama Rusya-Çin, küresel enerji piyasasında yeni rakipler de devreye sokabilir. Bunu zaman gösterecek.
![]()
SIRADA KİM VAR?
Tüm bu karmaşada net bir “sıradaki hedef” söylemek zor. İsrail bir süre İran’ı kovalamayı sürdürecek, ama Ankara’ya parmak sallamaya cesaret edemez. Türkiye ise yeri gelince hem Amerikan hem İran cephesini yatıştırmaya çalışırken, Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütlerinden elini çekmeyecektir. Bu noktada Türkiye, bölgenin ve düzenin koruyucusu olma rolünü sürdürecektir.
Suudi Arabistan ve BAE, dizginin kendilerinde olduğunu gösterip fırsat kovalarken, petrol ve yatırımlarla avantaj arayacaktır. Rusya-Çin ise masaya dönme çağrısı yaparken, ekonomik ve askeri ilişkilerini sıkı tutacaktır.
Sonuç olarak herkes nefesini tutmuş: İran’da olası bir rejim değişecek mi, bu çöküş, Yeni Bir Dünya Düzeni mi başlatacak yoksa bilindik çatışmaların yeni varyantları mı gelecek? bunu merak ediyor. İran sadece bir güvenlik yükü taşımıyor, bütün bölge dengesi de şu an onun sırtında. İran bölgede yalnız, ancak Trump’ından başka kimsesi olmayan İsrail çok daha büyük bir açmazla karşı karşıya. Bu kadar savaş ve zulüm dünya sahnesinde affedilecek mi? Yoksa hep “Sıradaki kim?” bunu mu konuşacağız, asıl sorulması gereken soru bu.