Eskiyle bugün arasındaki “fakirlik” algısı tamamen değişti. Eskiden, “orta direk” tabir edilen orta gelir düzeyi aileler çoğunluktaydı. Memurlar, işçiler, aldıkları maaşlarla ailelerini çok rahat olmasa da geçindirebiliyordu. Hatta 4-5 çocuk okutan ailelerin evine çoğunlukla tek maaş giriyordu. Tamam o zamanlar insanların cebinde yine çok para yoktu ama herkes gelecekten umutluydu.
Mahalle aralarında çocuklar rahatça oynar, sesleri sokaklarda yankılanır, arada sinirli teyzeler balkondan “Sessiz olun, çocuk uyuyor” diye uyarırdı.
Üniversite öğrencileri yolda kendinden emin yürürdü. Kimsenin yüzünde karamsarlık, umutsuzluk yoktu. İnsanlar gelecekten bugünkü kadar korkmazdı. “Yarın ne olacak” kaygısı bu kadar yoğun hissedilmiyordu. Evet toplumun genelinde fakirlik vardı ama umutsuzluk bu kadar yoğun değildi.
Çok şükür bugün fakirlik kalmadı. Çünkü toplumun büyük bir bölümü “fasfakir” hale geldi. Orta direk eridi gitti. Bir tarafta çok zengin mutlu bir azınlık, diğer tarafta “fasfakir” bir çoğunluk...
Çıkın sokağa bir bakın. Sokakta yürüyen insanların yüzlerine iyi bakın. Herkes telaşla bir yere yetişmeye çalışıyor ama kimse gerçekten bir yere varabileceğine inanmıyor. Çünkü artık mesele yalnızca ekonomik değil. Mesele, insanların geleceğe dair inancını kaybetmesi.
12 Eylül döneminde, yağ kuyruklarında 2-3 saat bekleyen biri olarak söylüyorum. Evet o zamanlar kuyruklar vardı. Herkes her istediğini rahatça satın alamıyordu. Kıbrıs Barış Harekatı sonrası Türkiye’ye uygulanan ambargolar yüzünden temel ihtiyaç maddeleri bile yeterince üretilemiyordu. Herkesin cebinde parası vardı ama satın alacak ürün bulmak zordu.
Bugün tam tersi, market rafları çeşit çeşit ürünlerle dolu. Ama insanların cebinde satın alacak parası yok. Kredi kartlarıyla geçinmeye, ay sonunu getirmeye çalışan bir topluma dönüştük.
Eskiden insanlar zor şartlarda da olsa çalışınca bir şeylerin değişeceğine, mal mülk sahibi olacağına inanıyordu. Şimdi birçok genç ne kadar çalışırsa çalışsın hayatının düzelmeyeceğini düşünüyor. Üniversite bitiren iş bulamıyor, iş bulan geçinemiyor, geçinen nefes alamıyor. Sonu gelmeyen bir kısır döngü...
Bir ev sahibi olmak artık uzun vadeli hedef değil, neredeyse “ulaşılamaz bir hayal” gibi. İnsanlar, “Nasıl daha iyi yaşarım?” sorusunu bırakalı çok oldu. Artık “Bu ayı nasıl çıkarırım?” derdinin peşinde.
Ekonomik sıkıntılar bir şekilde halledilir. Yoksulluk gelip geçici olabilir ama toplumun geneline umutsuzluk hakimse işte o zaman durup düşünmek gerekir. Çünkü toplumları yalnızca yoksulluk değil, umutsuzluk da çökertir.
İnsanlar, “Bugün kötü ama yarın düzelir” umudunu taşıdığı sürece mücadele etmeye devam eder. Bugün birçok insanın yaşadığı tam olarak bu. Eskiden cıvıl cıvıl umut dolu olan sokaklara artık umutsuzluk hakim.
Çağımızın vebası haline gelen sosyal medya da bu duyguyu iyice körüklüyor. Telefonu eline alan önüne düşen “iyi hayatlar”ı izliyor ve kendi yaşantısıyla kıyaslıyor. Daha iyi yaşayabilmek için çaresizce farklı yolları tercih edebiliyor.
Toplumlarda en tehlikeli kırılma noktası da tam olarak burada ortaya çıkıyor. İnsanlar geleceğe güvenmediğinde birbirine de güvenmemeye başlıyor. Tahammül azalıyor, öfke sokaklara yayılıyor, empati duygusu kayboluyor.
Bugün trafikte yaşanan bütün gerginliklerin sebebi işte tam da bu birikmişlikten kaynaklanıyor.
Söz dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. Evet “Eskiden fakirdik ama bu kadar umutsuz değildik. Bugün hem fasfakir hem de umutsuzuz.”
Bir toplumu ayakta tutan yalnızca ekonomi değildir. Adalet duygusu, güven hissi ve umut da en az sofradaki “ekmek” kadar değerlidir.