Anayasal sistemlerde temel hak ve özgürlükler, bireyin devlet karşısındaki dokunulmaz kalesini temsil eder. Ancak toplum yaşamının gereklilikleri, kamu güvenliği ve başkalarının haklarının korunması gibi nedenlerle bu haklara müdahale edilmesi kaçınılmaz hale gelebilmektedir. Modern anayasacılık düşüncesinde asıl mesele, bu müdahalenin varlığından ziyade, müdahalenin sınırlarının nasıl çizileceğidir. İşte bu noktada ölçülülük ilkesi, devletin egemenlik gücü ile bireyin özgürlük alanı arasındaki dengeyi sağlayan evrensel bir terazi görevi görür.

Ölçülülük ilkesinin hukuki denetimde bir standart olarak kabul edilmesi, müdahalenin keyfi olmamasını garanti altına alan üç temel basamağa dayanır: elverişlilik, gereklilik ve orantılılık.

Elverişlilik, seçilen aracın hedeflenen kamu yararına hizmet etme kapasitesini sorgular; eğer bir yasaklama veya kısıtlama amaçlanan sonucu doğurmaya yetmiyorsa, o müdahale en baştan hukuka aykırıdır.

Gereklilik aşamasında ise "en az müdahale edici araç" kriteri devreye girer. Eğer aynı amaca, bireyin hakkını daha az zedeleyen bir yöntemle ulaşılabiliyorsa, ağır olan yöntem tercih edilemez.

Orantılılık (dar anlamda ölçülülük) ise son aşama olup, müdahalenin getirdiği külfet ile elde edilen kamusal fayda arasında adil bir dengenin kurulmasını şart koşar.

Anayasa hukukunda bir sınırlamanın meşru sayılabilmesi için sadece ölçülü olması yetmez; aynı zamanda "demokratik toplum düzeninin gereklerine" uygun olması gerekir. Bu kavram, haklara getirilen kısıtlamaların, çoğulcu ve özgürlükçü bir demokrasinin temel değerleriyle çatışmamasını ifade eder. Bir müdahale, demokratik bir toplumda "zorunlu bir sosyal ihtiyacı" karşılamıyorsa, biçimsel olarak kanuna dayansa bile anayasal meşruiyetini yitirir. Bu süreçte yargı organları, müdahalenin hakkın kullanımını imkansız hale getirip getirmediğini titizlikle inceler.

Müdahale rejiminin en aşılmaz sınırı ise "hakkın özü" doktrinidir. Ölçülülük ilkesi, müdahalenin dozajını ayarlarken; hakkın özü, müdahale edilemeyecek olan o çekirdek alanı korur. Sınırlama, hakkın kullanılmasını anlamsız kılacak veya onu işlevsiz bırakacak bir dereceye varıyorsa, burada artık bir sınırlamadan değil, hakkın ortadan kaldırılmasından söz edilir ki bu durum hukuk devleti ilkesinin açık bir ihlalidir.

Özellikle kriz dönemlerinde veya olağanüstü hal rejimlerinde, güvenlik kaygıları özgürlük alanını daraltma eğilimi gösterir. Ancak anayasal içtihatlar, olağanüstü dönemlerde dahi devletin "sınırsız bir yetki" ile donatılmadığını, müdahalelerin durumun gerektirdiği ölçüde olması gerektiğini vurgular. Bu dönemlerde ölçülülük denetimi, temel hakların tamamen askıya alınmasını engelleyen en önemli barikattır.

Sonuç olarak, temel hak ve özgürlüklere yönelik her türlü müdahale, anayasal bir süzgeçten geçmek zorundadır. Ölçülülük ilkesi, bu süzgecin en ince gözenekli kısmını oluşturur. Devlet, kamu yararını gözetirken bireyin haklarını feda etmek yerine, her iki değeri bir arada yaşatacak "en uygun" yolu bulmakla yükümlüdür. Bu dengenin korunması, kağıt üzerindeki anayasal metinlerin yaşayan bir hukuk devleti pratiğine dönüşmesinin tek yoludur.