Son yıllarda çevre meselesi dünyanın en çok konuşulan başlıklarından biri haline geldi. Sıfır karbon, karbon ayak izi, iklim krizi… İnsanlara sürekli yeni uyarılar yapılıyor. Plastik pipet kullanmayın, kağıt pipet kullanın. Poşet yerine kağıt torba tercih edin. Et tüketimini azaltın. Hatta bazı çevre kampanyalarında doğrudan yapay et öneriliyor. İneklerin çıkardığı gazların bile atmosfere zarar verdiği anlatılıyor.

Vatandaş da buna göre davranmaya çalışıyor. Market alışverişine bez çantayla gidiyor, plastikten kaçınıyor, tasarruf etmeye çalışıyor. Bunların hepsi anlaşılır şeyler, çünkü doğayı korumak herkesin sorumluluğu.

Ama aynı dünyada başka bir durum da var.

İran’da veya Orta Doğu’da bombalanan petrol depolarını ve rafinerileri düşünün. Vurulan tesisler günlerce yanıyor. Adeta şehre güneş doğmayacak şekilde gökyüzüne yükselen dumanlar kilometrelerce öteden görülüyor. O dumanın içinde petrolün yanmasından çıkan zehirli parçacıklar, ağır metaller ve kimyasal gazlar var. Hatta bazı bölgelerde yağmurla birlikte “siyah yağmur” diye tarif edilen kirli bir yağış görüldüğü ve insanların göz yanması, nefes darlığı gibi şikayetler yaşadığı bildiriliyor.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Vatandaş evde doğal gaz kullandığında bile doğa zarar görüyor, ama binlerce ton petrol günlerce yanarken çıkan dumanın hesabını kim soruyor?

Burada mesele sadece çevre meselesi değil, aynı zamanda insan hakları boyutunu da ele almak gerekiyor. Bugün İran’da petrol tesislerinin yandığı bölgelerde yaşayan insanlar o havayı soluyor. Çocuklar o havayı soluyor. Yaşlılar, hastalar o havayı soluyor. Peki onların “temiz nefes alma” hakkı ne olacak? Belki de kirlenen dünyamızda artık literatüre yeni bir kavram da girmeli.

Zira yıkılan bölgelerde, evlerin enkaz ve molozlarından yayılan asbestler de kanserojen bir madde olduğu için uzun vadede insanları kansere ve çeşitli hastalıklara sürüklediği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır.

Bu noktada insan hakları hukukunda artık giderek daha fazla konuşulan bir kavram var: “sağlıklı çevrede yaşama hakkı”. Birleşmiş Milletler de son yıllarda temiz ve sağlıklı çevreyi temel bir insan hakkı olarak tanımlamaya başladı.

Ama pratikte bakıldığında savaş ilan edilen bölgede bu hakkın çoğu zaman kağıt üzerinde kaldığı görülüyor.

Uluslararası savaş hukukunda bile çevreyi korumaya yönelik hükümler var. Uluslararası insancıl hukuk, doğal çevrenin askeri hedef olmadığı sürece hedef alınmaması gerektiğini söylüyor. Ayrıca çevreye geniş ve uzun süreli zarar verecek saldırıların yasaklanması gerektiği de belirtiliyor.

Ama sahada çoğu zaman başka bir tablo ortaya çıkıyor. Çünkü petrol tesisleri hem sivil hem askeri kullanım için önemli olduğu için “askeri hedef” sayılabiliyor. Bu da hukuki tartışmaları daha karmaşık hale getiriyor.

Sonuçta çevre zarar görüyor, insanlar zarar görüyor, gelecek zarar görüyor.

Aynı dünyanın iki yüzü

Bir tarafta vatandaşa verilen çevre öğütleri var. Kağıt pipet kullan, daha az tüket, daha dikkatli yaşa.

Diğer tarafta ise savaşların bıraktığı devasa çevre tahribatı.

Savaş uçakları gökyüzünde dolaşıyor, rafineriler yanıyor, petrol depoları patlıyor. O sırada atmosfere karışan karbonmonoksitin miktarı kimsenin umrunda değil.

Oxfam’ın bir çalışmasına göre dünyanın en zengin 50 milyarderi, yatırımları, jetleri ve yatlarıyla yalnızca yaklaşık doksan dakikada ortalama bir insanın hayatı boyunca ürettiği kadar karbon salabiliyor.

Doğayı gerçekten korumak istiyorsak şu soruyu dürüstçe sormamız gerekir:

Çevre meselesi yalnızca vatandaşın alışkanlıklarıyla mı ilgili, yoksa savaşların yarattığı büyük yıkımı da konuşmak gerekiyor mu?

Bir rafineri yandığında sadece petrol yanmaz. Hava kirlenir. Su kirlenir. Toprak kirlenir. Ve en önemlisi, o bölgede yaşayan insanların hayatı etkilenir.

Çevreyi gerçekten korumak istiyorsak bu soruyu da sormadan geçemeyiz. Çünkü doğa yalnızca barış zamanlarında hatırlanacak bir mesele değildir. Doğa söz konusuysa savaşın dumanı da, insanın pipeti de aynı olgunun parçasıdır.