Üniversite kampüslerinde yavaş yavaş mezuniyet telaşı başladı. Son sınıf öğrencileri, ellerindeki o son şansı değerlendirip, üç ders sınavlarını da vererek okulu uzatmadan bitirebilmek için kütüphanelerde sabahlıyor.
Cübbeler ayarlanıyor, havaya atılacak keplerin hayali kuruluyor. Uzaktan bakınca tablo ne kadar umut verici duruyor, değil mi?
Ancak o kep yere düştüğü an, hayatın asıl ve acımasız sınavı başlıyor. Yıllarca dirsek çürüten genci dışarıda bekleyen dünya, maalesef hiç de tozpembe değil.
İş görüşmelerinde talep edilen mantıksız tecrübe yılları, stajyer adı altında ucuz iş gücü olarak görülme gerçeği... Ve kapıda saatli bir bomba gibi bekleyen o ağır mesele: Bedelli askerlik.
Gençler daha diplomalarının mürekkebi kurumadan kendilerini devasa bir mali krizin tam ortasında buluyorlar. Açıklanan harç bedelleri, durmadan artan rakamlar ve altından kalkılması imkansız hale gelen ödeme tabloları. Daha ilk maaşını bile eline almamış bir gençten, iki aylık daracık bir ödeme penceresinde yüz binlerce lirayı denkleştirmesi bekleniyor.
Sistem adeta gence şunu fısıldıyor: "Ya hayata devasa bir banka kredisiyle, eksi bakiyeden başlarsın ya da tüm kariyer planlarını uzun bir süre askıya alırsın." Halbuki o gencin tek derdi, aldığı iletişimin veya eğitimin hakkını verip mesleğini onuruyla yapabilmek.
Sürekli ekranlardan ve kürsülerden "Gençlik bizim geleceğimizdir" nutukları atılıyor. Fakat o geleceğin eline, daha hayata atıldığı ilk gün öylesine ağır bir fatura tutuşturuyoruz ki, bir şeyler üretmeye mecali kalmıyor.
Gençliğin omuzlarındaki bu yükleri hafifletmedikçe, yarınlara dair kurduğumuz o süslü cümlelerin altı hep boş kalacak.