Mükemmeliyetçilik, ilk nazarda belki bir “süper güç” gibi görünse de aslında iki ucu keskin bir bıçak olarak da değerlendirilebilir. Bir yandan bizi yüksek standartlara iterken, diğer bir yandan da hata yapma korkusu ile bizi pasivize edebilir.

Uzmanlar, aslında mükemmeliyetçiliğin her zaman kötü olmadığını, önemli olanın hangi açıdan bakıldığına, diğer bir deyimle hangi türüne sahip olduğumuzun önemli olduğunu belirtirler.

Uyumlu mükemmeliyetçilik: Kişi yüksek hedefler koyar ve/fakat hata yaptığında kendini yerden yere vurmaz, süreçten keyif alır ve de ders çıkarır.

Uyumsuz mükemmeliyetçilik: Kişinin hedeflediği standartlar o kadar yüksektir ki ulaşılması imkansızdır. Bu bağlamda kişi, süreçte yapmış olduğu hatayı bir başarısızlık olarak algılamak yerine “karakter kusuru” olarak görür ve bu durum “erteleme içgüdüsünü” tetikler ve “Mükemmel olmayacaksa, hiç başlamayayım” düşüncesi hakim olur.

Mükemmeliyetçilik mi?

İşlevsel Titizlik mi?

Bence, mükemmeliyetçiliği terk etmek, bırakmak yerine (ki, çok da kolay almayan bir süreç olduğu inancı bende hakimdir) bu yapıyı “işlevsel titizliğe” dönüştürmek, kişiyi rahatlatmak ve hedeflerine yürümede daha atak kılma bağlamında akılcı bir yaklaşım olacaktır. Yapılan hataları “veri” olarak görmek ve sonuca odaklanmak yerine (o işi yaparken öğrendiğimiz konuları içeren) “sürece odaklanmak” suretiyle de rasyonel bir tutum sergilenecektir.

Kurumsal dünyada mükemmeliyetçilik zaman zaman ilişkiler düzeyinde gerilim kaynağına dönüşebilir. Bu, iş hayatında her şeyin kusursuz olmasına yönelik çabaların, iç dinamiği ve profesyonel bağları zedelemesine kadar uzanabilir.

Yapılan araştırmalar, kurumsal dünyada var olan hızın, bazen mükemmellikten daha değerli olduğunu ortaya koymuştur. İşte bu noktada mükemmeliyetçilik tekrar karşımıza çıkıyor ve çok önemli olan “hızı” kesebiliyor.

Örnek mi? En doğru kararı vermek, mükemmele ulaşmak için gereğinden fazla veri arama çabasına girilir, bu süreçte de o fırsat treni kaçar. Şimdi bekle bakalım yeni fırsat trenlerini, tabi o da gelirse…

Şimdi gelelim kurumsal ilişki stratejilerine, bu alanda, dillere pelesenk olan ifade var. “Done is better than perfect” yani, “Yapılmış olması, mükemmel olmasından iyidir.” Hızı kesmeden, süreç içinde işin tamamlanmasına odaklanmak en iyisi.

Güven inşa etmek, çalışanlara her fırsatta güven aşılamak , onlara “hata yapma” alanları tanımak, hata sonucu “kim” sorusu yerine, “nasıl çözeriz ve öğreniriz” konularına odaklanmak en doğru yaklaşım olacaktır.

Hadi gelin, mükemmeliyetçilik-disiplin-kalite konularını masaya yatıralım.

Aslında bu üç kavram sıklıkla birbirinin yerine kullanılsa da aralarında fark vardır. Bu üç kavramı bir an için “üretim motoru” olarak düşünürsek, “kalite” hedeftir, “disiplin” yakıttır, “mükemmeliyetçilik” ise bazen motoru soğutan fan ve bazen de motoru kilitleyen bir arızadır.

Bu durumda sağlıklı ilerleyebilmek için bir formülasyona ihtiyaç olacaktır.

İşte buyurun o formül:

Disiplinli olmak, (Bir ilham beklemeden çalışmaya başlamak)

Kaliteyi hedeflemek, (Belirlenen başarı kriterine ulaşın)

Mükemmeliyetçiliği sürecin lideri yapmamak (Süreçte bir denetçi olarak kullanmak.)