Suça sürüklenen çocuklar (SSÇ) konusu, hem hukuksal yönden hem de “Mağduriyetle başlayan sancılı süreç” bağlamında sosyolojik yönden ele alınması gereken çok hassas bir meseledir.

Burada amaç, cezanın sertliğini artırmak değil, çocuğun suçla kurduğu anlam ilişkisini bozarak, meşru hayatı yeniden tercih edilebilir kılmaktır. Çünkü fail çocuk, suçu çoğu zaman geçici bir hata olarak görmemekte, aksine; kısa sürede güç, görünürlük ve statü sağlayan işlevsel bir araç ve meşru hayatın yerine geçen bir kariyer yolu olarak görmektedir.

Sabır, emek ve uzun vadede kazanım sağlayan yasal yaşam biçimi, belirtilen gruplar açısından cazibesini yitirmektedir. Bu algının temelinde, çocuğun gündelik olarak maruz kaldığı popüler anlatılar da etkili olmaktadır. Dizi kurgularında ve sanal medyada güçlü insan imgesi sıklıkla yasa dışı faaliyetlerde bulunan, az emek harcayarak yüksek kazanç sağlayan ve hızla yükselişi sıradanlaştıran bir kalıp içinde sunulmaktadır.
Yukarıda belirtilen anlatılar, suçu doğrudan teşvik etmeyebilir ve/fakat emeğin değersizleştiği ve sabrın yasal sınırlarda beklemenin anlamsızlaştığı bir zihinsel iklim üretmektedir. Bu durum da çocuğun karar süreçlerinde, suçun vaatlerini olduğundan daha cazip hale getirmektedir.

Suça sürüklenme sürecini tetikleyen, besleyen temel faktörlere baktığımızda;

• Aile yapısı ve buna bağlı “Ailevi Etkenler”: Aile içi şiddet, sevgisiz, ilgisiz ve denetimsiz bir ortam. Parçalanmış aile yapısı da göz önünde bulundurulmalıdır.

• Sosyo-Ekonomik Durum: Yoksulluk başta olmak üzere, eğitim imkanına erişememe.

• Çevre Faktörü: Suç oranının yüksek olduğu mahallelerde yaşamak, “Çete” kültürüne özenme.

• Psikolojik Yapı: Dikkat eksikliği, travma sonrası stres bozuklukları ve bunların tedavi edilememesi,

Konuya “Erken Müdahale ve Ağır Suçların Önlenmesi” açısından bakacak olursak:

Bu bakış açısı bana “Kırık Camlar Teorisini” (Broken Windows Theory) hatırlattı. Bu teori 1982 yılında sosyal bilimciler James Q. Wilson ve George L. Kelling tarafından ortaya atılmış, gerek kriminoloji ve gerekse kent sosyolojisinde oldukça ses getirmiştir. Bu teoride verilen mesaj, “Küçük ihmallerin, büyük suçlara davetiye çıkardığıdır.” (İskan olarak kullanılmayan bir binanın/apartmanın camlarından biri kırılmışsa ve yerine yenisi takılmıyorsa, oradan geçenler binanın sahipsiz olduğu fikrine kapılır ve çok geçmeden binanın diğer tüm camları da oradan geçenler tarafından kırılır, duvarlara yazılar yazılır ve bina suç odağı haline gelir.)

Bu teorinin en ünlü uygulaması, 1990’larda New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ve Emniyet Müdürü William Bratton tarafından gerçekleştirilmiştir. Polis, büyük olayların peşinden koşmak yerine, metroda kaçak geçiş yapanlara, duvarlara yazı yazanlara ve dilenciler gibi “küçük” suçlara odaklandı. Sonuç gerçekten de ilginçti, küçük suçların engellenmesi, büyük suç oranlarında da ciddi bir düşüş sağlamıştı.
Burada amaç, çocukların toplumla uyumsuzluk belirtilerinin erken aşamada fark edilmesi ve fark edildikten sonra aile/çocuk bağlamında vakit kaybetmeksizin rehabilitasyon çalışmalarına başlamak, basit suçlar düzeyindeyken disiplin, sorumluluk ve meslek hattı içinde yeniden yönlendirme yapabilmektir.

Devletin görevi, suçu ağırlaştıktan sonra yönetmek değildir. Asıl görev, suçu “anlamsız”, emeği, mesleği ve sorumluluğu ise “gerçek” ve “sürdürülebilir” bir seçenek haline getirmektir.

Aklıma gelmişken; bazı çevreler, bu çocuklar ile ilgili olarak “Sokak Çocuğu” ifadesini kullanılır. Unutulmamalıdır ki, “Sokakların çocuk doğurmak gibi kabiliyeti" yoktur. Sokaklar, çocuk doğuramaz. Mevcut tablodan, tüm kurumlar ve yetişkin olarak hepimiz sorumluyuz...