ABD ve İsrail'in bu sabah itibariyla İran'a karşı başlattıkları savaş öncekiler gibi sıradan bir saldırı değil, rejim değişikliğini hedefleyen ve daha uzun süreli bir mücadele olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu savaştan en çok etkilenecek olan Türkiye'nin durumu ne olacak?
Bu sabah Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail, uzun süredir tırmanan gerilimin ardından İran’a kapsamlı bir askeri operasyon başlattı. Washington ve Tel Aviv, Tahran’ı “varoluşsal bir tehdit” olarak nitelendirerek saldırıların nedenini İran’ın nükleer ve balistik füze programının yarattığı güvenlik risklerine dayandırdı. Bu, son aylarda diplomasi masasında süren tartışmaların aslında bir göstermelik bahane olduğunu da gösterdi.
Washington yönetimi, operasyonu sadece bir saldırı olarak değil, aynı zamanda İran rejimini zayıflatmaya ve değişim için bir fırsat yaratmaya yönelik bir girişim olarak sundu. ABD Başkanı, İran’ın “özgürlüğü” ve Amerikan halkının güvenliğinin sağlanması gerektiğini vurguladı. İsrail Başbakanı da benzer bir dille konuşarak saldırıları “teröre karşı varoluşsal bir darbe” olarak yorumladı.
Ancak Tahran’ın cevabı gecikmedi. İran, ülke genelinde ve bölgedeki birçok noktadan hem İsrail’e hem de Amerikan askeri üslerine füze ve drone saldırılarıyla yanıt verdi. Bu, 2025 yazında gerçekleşen önceki çatışmaya kıyasla çok daha geniş kapsamlı bir misilleme oldu; zira o dönemde İran’ın karşılığı nispeten sınırlı kalmıştı ve neredeyse savaşın son günü göstermelik olarak yapılmıştı.
Bu büyüklükte bir karşılık, İran’ın savunma stratejisinin sadece sembolik bir caydırıcılık olmadığını; hem ABD hem de İsrail hedeflerine aktif şekilde ulaşabileceğini gösterdi. Özellikle ABD’nin Körfez’deki üsleri İran balistik füzeleri tarafından hedef alındı ve Irak, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin hava sahalarında yoğun hava savunma mücadeleleri yaşandı.
Arap Devletleri İran’a Karşı Birleşti
Sadece savaş cepheleri değil, Arap ülkelerinin tavrı da bu çatışmanın önemli bir boyutu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir yandan İran’dan fırlatılan füzeler Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Bahreyn gibi devletlerin hava sahasında aktif olarak tespit edilip düşürüldü. Diğer taraftan Suudi Arabistan gibi ülkeler savaşta ABD’nin yanında yer almaya hazır olduklarını açıkladı.
Diğer yandan pek çok Arap yönetimi de kamuoyunda ve özellikle Körfez’de diplomatik olarak ABD ve İsrail’in tarafını tutuyor. Bu, çok uzun süredir Arap devletlerince paylaşılan bir güvenlik perspektifinin – İran’ın bölgesel etkisinin azaltılması – tezahürü olarak okunabilir. Ancak bu aynı zamanda Arap toplumlarında artan anti-İran duygusunun devlet politikalarına yansıdığının da bir göstergesi.
Bu noktada, Arap devletlerinin pozisyonu çifte bir rol oynuyor:
İran’dan gelen füze tehditlerini düşürerek sahadaki çatışmanın hemen etkilerini kontrol altına almaya çalışmak,
Diplomatik ve jeopolitik olarak ise ABD ve İsrail ile ittifak ilişkilerini derinleştirerek İran’a karşı stratejik bir denge kurmak.
Türkiye’nin Rolü: Diplomasi, Arabuluculuk ve İran’ın Mesafesi
Türkiye çatışmanın ilk anından itibaren aktif bir diplomasi yürütmeye çalıştı; hem Washington hem Tahran nezdinde temas kurarak savaşın çıkmamaması için devreye girdi. Ancak dikkat çeken nokta, İran’ın bu süreçte Türkiye’yi bilinçli biçimde devre dışı bırakma eğilimi oldu. Tahran, arabuluculuk zeminini Ankara yerine Umman’a taşıyarak hem müzakere trafiğini Körfez eksenine kaydırdı hem de Türkiye’nin bölgesel diplomatik ağırlığını sınırlamayı tercih etti.
Türkiye İçin Doğrudan Etkiler ve Riskler
1. Sınır Güvenliği ve İstikrarsızlık
Bir tarafında savaş, diğer tarafında göç baskısı… İran ile yaklaşık 500 km’lik kara sınırı olan Türkiye, bu savaşın sınır güvenliğini doğrudan etkileyecek bir alanda yer alıyor. Savaşın uzun sürmesi durumunda İran’ın iç siyasi ve askeri krizle karşılaşması, sınır bölgede etnik ayrılıkçı hareketlerin canlanmasını tetikleyebilir ve bu durum güvenlik riskini artırabilir.
2. Göç Dalga Senaryosu: Stratejik Bir Kâbus
Türkiye hâlihazırda Suriye ve Irak kaynaklı milyonlarca düzensiz ve geçici koruma statüsündeki göçmeni barındırırken, İran’daki savaşın uzaması çok daha karmaşık ve çok katmanlı bir göç baskısını tetikleyebilir. İran yalnızca 85 milyona yakın nüfusu olan bir ülke değil; aynı zamanda uzun yıllardır Afganistan ve Pakistan’dan gelen milyonlarca göçmene de ev sahipliği yapıyor. Resmî ve gayriresmî tahminlere göre İran’da milyonlarca Afgan ve yüzbinlerce Pakistanlı bulunuyor. Çatışmanın derinleşmesi, ekonomik düzenin çökmesi ya da güvenlik boşluğu oluşması halinde bu kitlenin önemli bir kısmının batıya, yani Türkiye sınırına yönelmesi sürpriz olmayacaktır.
Bu potansiyel dalga yalnızca üçüncü ülke vatandaşlarıyla sınırlı değil. İran’da yaşayan ve sayılarının 30–35 milyon civarında olduğu ifade edilen Türk kökenli nüfus (özellikle Güney Azerbaycan bölgesinde yoğunlaşan Azerbaycan Türkleri) açısından da kriz farklı bir anlam taşıyor. Merkezi otoritenin zayıflaması, iç karışıklık veya etnik gerilim senaryosunda bu nüfusun önemli bir bölümünün etnik köken bağları nedeniyle Türkiye’yi doğal bir güvenli liman olarak görmesi kuvvetle muhtemel. Bu, Türkiye açısından yalnızca niceliksel değil, siyasal ve sosyolojik sonuçları olan bir göç dinamiği yaratabilir.
Dolayısıyla ortaya çıkabilecek tablo üç katmanlıdır: İran vatandaşları, İran’daki Afgan ve Pakistanlı göçmenler ve etnik Türk nüfus. Böyle bir hareketlilik Türkiye–İran sınırında ciddi bir güvenlik baskısı oluştururken, Türkiye’nin zaten hassas olan göç yönetimi kapasitesini zorlayabilir. Bu mesele sadece insani yardım veya sınır kontrolü sorunu değildir; aynı zamanda iç siyaset, ekonomi, toplumsal denge ve Avrupa Birliği ile ilişkiler üzerinde doğrudan etkisi olacak stratejik bir kırılma riskidir. Savaş uzadıkça, göç ihtimali Türkiye için soyut bir senaryo olmaktan çıkıp somut bir ulusal güvenlik meselesine dönüşebilir.
3. Ekonomik Fay Hatları: Enerji, Piyasalar ve Güvenli Liman Arayışı
Bu savaşın askeri ve diplomatik sonuçları kadar ekonomik etkileri de sarsıcı olacaktır. Orta Doğu’daki her büyük çatışmada olduğu gibi ilk kırılma hattı enerji piyasalarında oluşur. İran’ın doğrudan hedef haline gelmesi, Hürmüz Boğazı çevresindeki risk algısını yükseltir; bu da petrol ve doğal gaz fiyatlarında sert dalgalanmalara yol açar. Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke olduğu için fiyat artışlarından doğrudan ve hızlı biçimde etkilenir. Artan enerji maliyetleri cari açığı büyütebilir, enflasyon üzerinde yeni bir baskı yaratabilir ve Türk lirası üzerinde ilave değer kaybı riski oluşturabilir.
Finansal piyasalarda ise savaş ortamı belirsizlik demektir. Belirsizlik arttığında küresel sermaye gelişmekte olan piyasalardan çekilme eğilimi gösterir. Türkiye gibi jeopolitik olarak çatışma bölgesine komşu bir ekonomi, risk primi en hızlı artan ülkelerden biri olur. CDS oranlarının yükselmesi, dış borçlanma maliyetlerinin artması ve yabancı yatırım girişlerinin yavaşlaması muhtemeldir. Bu da büyüme üzerinde baskı yaratır.
Böyle dönemlerde yatırımcıların refleksi “güvenli limanlara” yönelmektir. Altın fiyatlarının yükselmesi neredeyse klasik bir savaş tepkisidir. Türkiye’de geleneksel olarak güçlü olan fiziki altın talebi artabilir; bu durum iç piyasada döviz ve likidite dengesini etkileyebilir. Aynı şekilde kripto varlıklar da belirsizlik dönemlerinde alternatif bir korunma aracı olarak görülür. Özellikle sermaye hareketliliğinin zorlaştığı veya yerel para birimine güvenin azaldığı senaryolarda bireysel yatırımcıların kripto paralara yönelme eğilimi güçlenebilir. Ancak kripto piyasalarının yüksek volatilitesi, bu alanı güvenli limandan çok yüksek riskli bir spekülasyon alanına da dönüştürebilir. Nitekim savaş haberi sonrası Bitcoin başta olmak üzere kripto para birimlerinde ciddi gerileme yaşandı.
Borsa tarafında savunma sanayii ve enerji şirketleri görece pozitif ayrışabilirken, ulaştırma, turizm ve bankacılık gibi sektörler baskı altında kalabilir. Türkiye turizm gelirine ciddi ölçüde bağımlı bir ülke; bölgesel savaş algısı yaz sezonunda rezervasyon iptallerine ve gelir kaybına yol açabilir. Bu da döviz girişini azaltarak makro dengeyi zorlar.
Tüm bu tablo içinde en kritik nokta şu: Bu savaşın ekonomik, jeopolitik ve toplumsal etkilerinden en çok etkilenecek ülkelerin başında Türkiye geliyor. Çünkü Türkiye hem coğrafi olarak çatışmanın hemen yanı başında, hem enerji ithalatına bağımlı, hem göç baskısına açık, hem de küresel finans sistemine entegre bir ekonomi. Yani savaşın her dalgası – askeri, insani, finansal ve psikolojik – Türkiye kıyılarına çarpma potansiyeline sahip. Bu nedenle mesele yalnızca dış politika başlığı değil; aynı zamanda ekonomik istikrar, toplumsal denge ve ulusal güvenlik meselesidir.