İnsanoğlu ilk bir araya geldiğinden bugüne her şeyi (Ekonomiyi, eğitimi, sağlığı, hava kirliliğini…) tartışmış ve/fakat bir tek şeyi tartışmaya dahi açmaya gerek görmemiş, o da güven...

Ve unutulmamalıdır ki, güven alınmaz, verilir.

Güven, sadece bir “his” değil, sosyolojik, psikolojik ve biyolojik katmanları olan karmaşık bir mekanizmadır. Diğer yönden insanın hayatta kalma güdüsüyle doğrudan ilintilidir.

Biyolojik olarak, oksitosin, “Güven Hormonu” olarak tanımlanır. Duyulan güven bağlamında veya kurulan sosyal bağ eşliğinde salgılanır, empatiyi artırırken, korkuyu da azaltır.

Psikolojik katman irdelendiğinde; “Temel Güven” ana unsurdur. Yapılan araştırmalar, güven duygusunun bebeklik çağında (0-18 ay) şekillendiğini ortaya koymuştur. Eğer bebek, ihtiyaç anında kendisiyle ilgileneni yanında hissederse bulunduğu ortamı ve dünyayı “güvenli yer” olarak kodlar.

Sosyolojik olarak bakıldığında da birine veya bir kuruma neden güveniriz sorusunu gündeme gelmektedir. Eğer ki aşağıda sıralayacağım sorulara “evet” denilebiliyorsa işte orada güven oluşur demektir.

1- Yetkinlik: Söz konusu kurum/ kişi vaat ettiği şeyi yapacak beceriye ve güce sahip mi?

2- İyi niyet: Sadece kendini mi düşünüyor, yoksa benim çıkarlarımı da gözetiyor mu ?

3- Dürüstlük: Söz ve eylemleri arasında tutarlık var mı ?

Bu arada, “güven” irdelenirken, akıllara daima kritik bir soru gelir. Birine güvenmek için onun bunu “hak etmesini mi” beklemeliyiz, yoksa güveni bir “kredi” olarak baştan mı yüklemeliyiz? Uzmanlar, toplumsal huzurun, genellikle ikinci seçeneği (risk almayı) tercih edenlerin sayısıyla artışa geçtiğini belirtmektedir.

Güvenin ilk adımı, söylenenlerin gerçekle örtüşmesidir. Kişiler, neyle karşılaşacaklarını bildikleri (öngörülebilir) insanlara güvenme eğilimindedir. Bunun temelinde de “Dürüstlük ve Şeffaflık” yatar.

Bir hata yapıldığında bunun üstünü örtmek yerine dürüstçe açıklamanın, uzun vadede güveni sarsmak yerine güçlendirdiğini ortaya koymuştur.

Bir kurumda güveni inşa etmek için “Psikolojik Güvenlik Alanının” oluşturulması önem arz etmektedir. Kişilerin bir fikir belirttiklerinde veya hata yaptıklarında cezalandırılmayacaklarını bilmeleri “Risk Alma Özgürlüğü” olarak tanımlanır.

Başkalarına güvenebilmek için önce kişinin kendi kararlarına, yeteneklerine ve değerlerine güvenmesi gerekir. İşte biz buna tam da “Öz Güven” diyoruz. Bu güven yoksa dış dünyayı her zaman bir tehdit olarak algılama eğiliminde olacaktır.

Güveni, “inanç” olarak ele aldığımızda, karşı tarafın niyetinin iyi olduğuna ve size zarar vermeyeceğine dair beslediğiniz sarsılmaz inançtır. Aslında bu tablo, bir nev’i “Savunmasız kalma cesaretidir”. Karşınızdakine size zarar verme gücünü verirsiniz ve/fakat onun bu gücü kullanmayacağından emin olursunuz.

Unutulmamalıdır ki, Güven, karşılıklı gelişimle beslenir.

Eleştiriler tabi ki olacaktır, ancak, bu eleştiriler kişiliğe yönelik olmayıp, performansı ve gelişimi hedefleyen ve destekleyen “Yapıcı Eleştiri” dozunda olmalıdır. Emeğin görünürlüğünü sağlamak, elde edilen başarıda ekibin katkısını yüksek sesle dile getirmek o kurumda sadakati ve güveni perçinleyecektir.